<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Urla Telgraf</title>
	<atom:link href="http://www.urlatelgraf.com/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.urlatelgraf.com</link>
	<description>Urla'nın Sesi, Tarafsız Gazetesi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 27 Aug 2010 22:20:46 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.5</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Urla Çeşmealtı&#8217;nda 2010 Yazının Tadı</title>
		<link>http://www.urlatelgraf.com/?p=842</link>
		<comments>http://www.urlatelgraf.com/?p=842#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Aug 2010 19:03:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GOXEL</dc:creator>
				<category><![CDATA[URLA'DAN]]></category>
		<category><![CDATA[VİDEOLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Çeşmealtı]]></category>
		<category><![CDATA[urla haber]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.urlatelgraf.com/?p=842</guid>
		<description><![CDATA[
2010 yazından Çeşmealtı hasreti çekenler için hazırlanan video. İçinizden bir &#8220;ahh&#8221; çekmek geçiyorsa çekmeyin; Çeşmealtı&#8217;na gelin.
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><object width="600" height="500" data="http://blip.tv/play/AYH1_GoA"<br />
type="application/x-shockwave-flash"><param name="src" value="http://blip.tv/play/AYH1_GoA"<br />
/><param name="allowfullscreen" value="true" /></object><br />
2010 yazından Çeşmealtı hasreti çekenler için hazırlanan video. İçinizden bir &#8220;ahh&#8221; çekmek geçiyorsa çekmeyin; Çeşmealtı&#8217;na gelin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.urlatelgraf.com/?feed=rss2&amp;p=842</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR İZMİR’Lİ: AYHAN IŞIK</title>
		<link>http://www.urlatelgraf.com/?p=840</link>
		<comments>http://www.urlatelgraf.com/?p=840#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Aug 2010 21:40:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GOXEL</dc:creator>
				<category><![CDATA[YAZARLARIMIZ]]></category>
		<category><![CDATA[Yasemin Karanfil Aydeniz]]></category>
		<category><![CDATA[BİR İZMİR’Lİ: AYHAN IŞIK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.urlatelgraf.com/?p=840</guid>
		<description><![CDATA[Bugün 40 yaş ve üzeri olan hemen hemen herkesin belleğinde bir Ayhan Işık filminden bölümler eski canlılığını sürdürüyordur. Mert, sözünün eri, tuttuğunu koparan, mahallenin bıçkın delikanlısı rolleri sanki onun için hazırlanmıştır. O, Türk sinemasının bence en karizmatik, en yakışıklı ve en iyi oyuncularının başında gelir.
Belgin Doruk’la beraber Küçük Hanım film serisini hatırlamayanınız var mı? Ya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün 40 yaş ve üzeri olan hemen hemen herkesin belleğinde bir Ayhan Işık filminden bölümler eski canlılığını sürdürüyordur. Mert, sözünün eri, tuttuğunu koparan, mahallenin bıçkın delikanlısı rolleri sanki onun için hazırlanmıştır. O, Türk sinemasının bence en karizmatik, en yakışıklı ve en iyi oyuncularının başında gelir.<br />
Belgin Doruk’la beraber Küçük Hanım film serisini hatırlamayanınız var mı? Ya Cingöz Recai’yi. Şimal Yıldızı da onundur. Birçok filmi var Ayhan Işık’ın ama bende en çok yer edenler bunlar.<br />
Belgin Doruk anılarında Ayhan Işık için şunları söylemiştir: “Yaşam boyu onunla benzer kaderi paylaştık. Daha ilk günden itibaren hep sıkı dost olduk… Konuşmadan anlaştık, aynı şeylere gülüp, aynı şeylere üzüldük. Bunlar tümüyle arkadaşlıktı. Öyle sanıldığı gibi ya da bana sık sık sorulduğu gibi aramızda asla bir duygusal yakınlığımız olmadı. Biz gerçekten kardeş gibiydik.”<br />
50 yaşında, geçirdiği beyin kanamasıyla, 1979 yılında aramızdan ayrılan sanatçı eğer daha uzun yıllar yaşasaydı o muhteşem filmlerine yenilerini ekleyecekti ama kader, kısmet işte… Ben onun hakkında pek de bilmediğimiz birkaç şeyden bahsetmek ve böylece anmak istiyorum büyük aktörü.<br />
Bilinmeyenler demeyelim de herkesin bilmediği şeyler diyelim. Mesela başlıkta da belirttiğim gibi Ayhan Işık hemşerimizdir, İzmirlidir.<br />
Asıl adı Ayhan Işıyan’dır<br />
Bir diğer özelliği ise sanatın yalnızca bir dalına yani sinemaya olan yeteneği dışında başka bir sanat dalında da yeteneklidir. O, güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü mezunudur ve sinemadan önce ressamlık ve grafikerlik yapmıştır.<br />
İzzet Günay’ın söylediğine göre sol elini daha çok kullanırmış çünkü solakmış.<br />
Ayhan Işık, ”Aşka İnanmam” adlı çizgi romanın yaratıcısıdır. Çizgi roman kitap olarak basıldığında kapağın üzerinde Ayhan Işık’ın fotoğrafı varmış.<br />
Yıldız Dergisinin açtığı yarışmayı kazanarak sinemaya geçmiştir. Aynı yarışmada Belgin Doruk’ta birinci olmuş.<br />
 Lakabı Taçsız Kral’dır.<br />
O zamanların modasına uymuş ve Klasik Türk müziği dalında sahneye çıkıp ve plak doldurmuştur. Plağın ismi ‘’Gönül Belası’’dır.<br />
200 civarında film çevirmiştir.<br />
Ölene dek hep başrol oynamıştır. (Başka türlüsü de beklenemez zaten ondan.)<br />
O Türk sinemasına star sistemini getiren adamdır. Yeşilçam prodüktörlerine başkaldırıp kendi kurallarını ve prensiplerini (Ayhan Işık Pazar günleri çalışmaz gibi) kabul ettiren adamdır. Türk sinemasında star sistemi gerçek anlamıyla Ayhan Işık’ın gelişiyle başlar. Yaşamını ve oyunculuğunu bu temellendirme üzerine kuran Türkiye’deki ilk oyuncudur.<br />
Kamera karşısına geçtiğinde nereye bakacağını, en doğru açıdan bakmayı çok iyi bilen bir stardır Ayhan Işık.” (Bunda ressam olmasının getirdiği artıları kullanmış olmalı diye düşünüyorum.)<br />
En iyi dostu Sadri Alışık’tır.<br />
Hiç kimse hakkında konuşmaz, dedikoyu hiç sevmezmiş.<br />
Film setine zamanında gelir kimseyi bekletmezmiş.<br />
Çocukluğumun siyah-beyaz filmlerinin en yakışıklı aktörü… Onu hiç unutmadım, eminim sizlerde unutmadınız onu…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.urlatelgraf.com/?feed=rss2&amp;p=840</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İSTİFA ETMEK, NE İŞE YARAR!</title>
		<link>http://www.urlatelgraf.com/?p=838</link>
		<comments>http://www.urlatelgraf.com/?p=838#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Aug 2010 21:39:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GOXEL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Osman Türkoğuz]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLARIMIZ]]></category>
		<category><![CDATA[İSTİFA ETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[NE İŞE YARAR!]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.urlatelgraf.com/?p=838</guid>
		<description><![CDATA[“Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi, gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk, bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir.”
 					Atatürk.
“Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur.   [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi, gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk, bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir.”<br />
 					Atatürk.<br />
“Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur.                            Atatürk.<br />
	Türkiye cumhuriyeti devletinde,”ERKLER AYRILIĞI” VARDIR. Anayasal kuruluşları olarak kurulan siyasi partilerimiz bu esaslara uyacaklarına, Türkiye Büyük Millet Meclisinde;”namusları ve şerefleri üzerine and içerler!” Niyetleri takiyye yapmak olan siyasi partilerimiz, egemenliği eline alır almaz; ettikleri yemini de hemen unutarak, devletimizin siyasal yapısını değiştirme manevralarına başlarlar. Önce; devletimizin tüm yüksek kurum ve kuruluşlarıyla kavgaya başlarlar. Polisi, yargıyı ve en sonunda da Silahlı Kuvvetleri çökertme işlemlerini ortaya koyarlar. Polisi ve yargıyı ve dahi meclisi de arkalarına alarak, kendileri için en tehlikeli kuruluş olduğuna inandıkları Silahlı Kuvvetleri çökertme işlemine girişirler.<br />
	Bu eylemler; Stalin döneminde Rusya’da; Hitler döneminde Almanya’da, Franko döneminde İspanya’da, Mussolini döneminde İtalya’da, en son olarak ta İran’da yapılarak başarıya ulaşmıştır. Sonunda da, o ülkeler çökmüşlerdir. Bu oyun, büyük bir başarıyla ülkemizde de sahneye konulmuştur. Polisin işi tamamlanmış, polis arkaya alınmıştır. Yargının işi de tamamlanmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri de budanmıştır. Ulusal kahramanlarımız, dandik davalarla hapislere atılmış, vatan hainleriyse göklere çıkartılmıştır. Sait’i Norsi’nin külliyesini devletliler açmıştır. Şeyh Sait ayaklanmasının elebaşçılarından olup,29 Haziran 1925 tarihinde, Diyarbakır’da yargılanarak asılmış olan Şeyh Rıza’nın da heykeli dikilmiştir. Ulusal Kurtuluş savaşı Kahramanlarından ve Kubilay olayında, Menemen’de kurulan Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı orgeneral Mustafa Muğlalının adının bir kışlamıza verilmesi de önlenmiştir.<br />
	“Dinsiz Kemal Paşa rejimini yıkmak için var kuvvetiyle çalışacağına dair” edilen yeminlerle, Atatürkçü mevziler ele geçirilmiştir!<br />
	Bazı iyi niyetli kimesneler, gördüklerine bakarak, DEMOKRASİ İLE İDARE EDİLEN ÜLKELERDEKİ İSTİFA KURUMUNA DÖRT ELLE SARILMAKTADIRLAR! Bu şekildeki bir uygulamada, istifalar, tüm mevzilerin boşaltılmasının, Çağdaş ve Anayasal yönetimin işlemezliğini kanıtlamak olduğunu gören de yoktur.<br />
	Talimat ve istek, sistemin kalelerini çökerterek çağdışı kimesnelerle buraları doldurmak olduğuna göre; bir türlü uyanamayan ve bir kilo nohuda, ülkemizin geleceğini satanlara karşı istifalar kimlere ve neye yarar? İstifalar, sistemin reddi anlamına gelmez mi! Planlı kriz aşamasında; bu sahte krizi ileri sürerek yapılacak istifalar anlam yönünden farklı olarak anlatılır ve algılanır. Tüm kurum ve kuruluşlar arkasındaymış görümünü veren Hitlere inanların sonunu gören ve düşünen de yok! Üniter yapının ne olduğunu bilen olmadığı için, bu yapıyı yıkmak ta korkusuz bir açılım eylemi olarak kabul görmede. Sevr uygulanıyormuş, Sevir’i bilen var mı ki ayağa kalksın! Yapmış olduğu her kanunsuz işlemden dolayı alkışlanan lidere karşı istifalar olmalıdır. İstifalar, açıkça sebebi anlatılarak yapılan eylemlere karşı olmalıdır. Sistemi çökertecek nitelikli ve planlı krizlerde, istifalar verilmek istenen mesajları anlatabilir! Çarpışan iki güçten birisindeki istifalar, diğer güce maddi ve manevi destek sağlar!<br />
	İstifa, iktidarların kanunsuz ve zararlı eylemine karşı; demokrasi ile yönetilen ülkelerde etkili bir demokratik eylemdir.<br />
	Hatırlayanlarımız vardır: Batı Almanya’da; Amerikan yapımı F-84 ve F-86 Tipi uçakların düşmesi üzerine, Almanya’da iktidarda bulunan siyasi partiyi uyarmak için, iki Genelkurmay Başkanı peş peşine istifa etmişti.<br />
	Kore Savaşı sırasında; Çin’i vurmak isteyen Ünlü ve Kahraman Komutan Mak Arthur, Amerikan’ın geleceğe yönelik politikasını anlayamadığından Başkan Truman tarafından emekliye sevk edilmişti. Yerine gelen ünlü Kore kahramanı General Ridway de istifa etmişti. O ülkelerde sistem değişmemişti.<br />
	Rusya’da,1917-1922 yılları arasındaki iç savaşta neler, oldu neler! Birinci Dünya Savaşında; Çarlık Rus ordusunun (400.000) subayı vardı. Komünist ihtilale inanmış çok sayıda ünlü Generaller de olmasına karşın; Lenin, bir ASTSUBAY BAŞÇAVUŞ’U GENELKURMAY BAŞKANI YAPMIŞTI!”<br />
	Arkadaşlar; hâlâ Ülkemizde de bir gerici ihtilal ortamı oluşturulduğundan habersiz misiniz?<br />
	Kanuni Sultan Süleyman; sütkardeşi bir Din Bilginine bir sual sorar:<br />
	“Bir ülke ne zaman yıkılır?” Almış olduğu yanıtı, anlaması yine ol Bilgin sayesinde olur:<br />
	“BANA NE SULTANIM!” Ülkemizde durum bu merkezde. Hâlâ; yetkili ve sorumlu siyasi iktidarca yetkilendirilmemiş ve kendisine ol siyasi iktidar ve yardımcılarınca savaş açılmış bir kurumun başını, beceriksiz sayarak istifasını istemek! Hadi canım sende!<br />
	Bu denli saldırıya uğrayan bir Genelkurmay Başkanı olduğunuzu farz ederek siz sayın istifacılar, sizi Genelkurmay Başkanı olarak bu durumda ne yapardınız! Karşınızdaki güçleri ve size karşı olan 664 suç dosyalı bir Büyük Milletvekilleri meclisini de düşünmelisiniz! Bulguru ve bir torba kömürü de karşı güç olarak kabul etmelisiniz! Tanrı ve Din ile aldatmayı da unutmamalısını! Mütareke basınını da göz ardı etmemelisiniz!<br />
	Efendim; ülkemizi ve çağdaşlığımızı ve kadınlarımızı kurtaracak çözümlerinizi bekliyorum! PS: Bu soruyu bana sorarsanız, ben vatandaşlığımın gereğini yapardım. Çünkü benim yaratıcım BANA, ”DÂHİLİ ve HARİCİ BEDHAHLARI” ve DİN SATICILARINI HEDEF olarak göstermiştir!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.urlatelgraf.com/?feed=rss2&amp;p=838</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İki ayaklı güdülmez!</title>
		<link>http://www.urlatelgraf.com/?p=836</link>
		<comments>http://www.urlatelgraf.com/?p=836#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Aug 2010 21:37:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GOXEL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Semra Nomak]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLARIMIZ]]></category>
		<category><![CDATA[İki ayaklı güdülmez!]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.urlatelgraf.com/?p=836</guid>
		<description><![CDATA[	Öğretmen okulunu Manisa Kız İlk öğretmen Okulu’nda, 3 yıl yatılı olarak okudum. Canımız ve sağlığımız gibi namusumuz da okula emanetti, o yüzden son derece disiplinliydi yaşantımız. Ayda bir hafta sonu (cumartesileri yarım gün eğitim vardı) eve gidebiliyor, onbeş günde bir, bir saat çarşı iznine çıkabiliyorduk. Okulun önünde yolla arasında 10-15 m.lik bir bahçe olmasına rağmen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>	Öğretmen okulunu Manisa Kız İlk öğretmen Okulu’nda, 3 yıl yatılı olarak okudum. Canımız ve sağlığımız gibi namusumuz da okula emanetti, o yüzden son derece disiplinliydi yaşantımız. Ayda bir hafta sonu (cumartesileri yarım gün eğitim vardı) eve gidebiliyor, onbeş günde bir, bir saat çarşı iznine çıkabiliyorduk. Okulun önünde yolla arasında 10-15 m.lik bir bahçe olmasına rağmen ön cephedeki pencerelerden bakmamız yasaktı, zaten camlar yarısına kadar beyaz boya ile boyalıydı. Çarşı iznine çıkınca (cafe falan yoktu elbette) bir pastaneye girip bir şey yememiz bile yasaktı; eğitim şefimiz ve diğer öğretmenlerimiz vızır vızır sokaklarda dolaşırdı. Pazar günleri okulun giriş salonu ziyaretçisi gelen öğrencilerle dolardı, ama ziyaretçisi olmayanlar o salona asla yaklaşamazdı.   </p>
<p>	Bizim okula girdiğimiz yıl gündüzlü olarak 15 erkek öğrenci alındı, “kızlar kendilerine çekidüzen verir” diye düşünüldü, sanırım.<br />
	Beraber aynı sırada oturup ders yapıyorduk, gruplar halinde projelerde çalışıyorduk ama koridorda, bahçede birlikte görünsek hemen sorguya çekilirdik…<br />
	Bu sıkı disipline, kurallara rağmen bütün kızların, erkek arkadaşları, sevgilileri vardı. Ne yapıp edip mektuplaşır, hatta buluşurlardı.  </p>
<p>	Hafta sonları öğretmenler eşliğinde iki sıra halinde sinemaya giderdik. Oğlanlar hangi sinemaya gideceğimizi her nasılsa öğrenir, bizden önce arka sıralara yerleşirlerdi. Elden ele mektuplar yer değiştirirdi. Bir gece sinema dönüşü yatakhanede herkesi ayakta bulduk, oysa sinemaya gitmeyenler yatar uyurdu. Semahat adında bir arkadaşımız vardı, Adıyaman’lıydı galiba, memleketinde sevgilisi varmış, zengin bir ağanın oğluymuş; çocuk sık sık gelir okula yakın bir otelde kalır, Semahatı görmeye çalışırdı. O gece Semahat sinemaya gitmemiş, Yaşar da dellenip okula girmiş, yatakhaneye geçmiş, yatakları bir bir yoklayıp yorganları açıp Semahatı arıyormuş. Elbette herkes çığlık çığlığa… Üst ranzadan atlayan bir arkadaşın ayağı kırılmıştı, Semahat okuldan uzaklaştırıldı. </p>
<p>	Son senemdi, birkaç hafta sonra mezun olacaktık. Yıl sonlarında her sınıf müsamere hazırlar, sahnede yapılan gösteriyi öğretmenlerle birlikte hepimiz izlerdik. Yine böyle bir gece seyrederken içim sıkıldı, yavaşça çıkıp yatakhaneye gittim. Hava sıcaktı, hiç kimse yoktu, yatılı kalan öğretmenler bölümünde bir balkon vardı, geceliğimi giyip oraya çıktım, balkon duvarına oturdum. Aşağıdan hışırtılar geliyordu, yemekhanenin artıklarıyla beslediğimiz kedi-köpeklerdir diye düşündüm. Ertesi gün Zuhal ve Kamuran sınıfta, “Dün gece az kalsın Zehra hanıma yakalanıyorduk” demezler mi? İçerinin ışığı arkamdan vurunca beni Beden Eğitimi öğretmenimiz Zehra hanıma benzetmişler, ödleri patlamış. Sevgilileri duvardan atlayıp bahçeye girmiş, buluşmuşlar meğer…</p>
<p>	Bu kadar sıkı disiplinden sonra mezun olur olmaz, abuk-subuk evlilikler yaptı çoğu arkadaşımız, atandığı köyün imamıyla, hatta fırıncısıyla evlenen, evli okul müdürünü ayartanlar da oldu, erkeklerle iletişim kurmayı bilmeden, öğrenmeden, arkadaşlık etmeden hayata atılmanın sonuçlarıydı hep&#8230;</p>
<p>* * *</p>
<p>	Geçen hafta, İzmir’de yapılan, “Türkiye’nin eğitimde 2023 vizyonunu çizeceği 18. Milli Eğitim Şurasının Ege Bölge (İzmir, Aydın, Afyonkarahisar, Denizli, Manisa, Kütahya, Uşak) Çalıştayı’nda önerilerden biri, “orta öğretimde, kız ve erkek öğrenciler için bazı yörelerde ayrı ayrı okullarda okutulmaları, kız öğrencileri okula gönderilmeleri ve devamlarının sağlanması için” gerekli görülmüş. Yarım asır öncesine geri dönülecek yani. Her ne kadar, “Talim terbiye kurulu üyesi Sönmez, genel görüşmelerde konu bile edilmedi” dese de, Sayın Nimet Çubukçu (Ki kendisi Milli Eğitim Bakanımız), Bitlis’de gazetecilerin sorusu üzerine, “neden olmasın?” Demiş.   </p>
<p>	Sanki insanlar, çocuklarını sadece erkeklerle aynı sırada okumasın diye yollamıyor… Prof. Dr. Türkan Saylan ÇYDD (Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği) masraflarını karşılayıp binlerce kızın okula devamını sağlamadı mı? (Merak edenler için önerebilirim; Ayşe Kulin, “TÜRKAN, Tek ve Tek başına”, Everest Yayınları, 1.basım 2009 Kasım, 332 sayfa)</p>
<p>	Rahmetli Süleyman dedem, “iki ayaklı güdülmez” derdi. Babam öldüğünde; ben 21, kardeşim 17 yaşındaydık. Annem iki genç kızı nasıl koruyacağının endişesiyle dert yanıyor olmalıydı ki, Dedem; “Kızım, kimse kimsenin namusunu koruyamaz, şimdiye kadar verdiğiniz terbiyeye güveneceksin. Onlar yanlış bir şey yapmaz” dediğine kulak misafiri olmuştum. </p>
<p>	Dişi ve erkek, ne zaman kadın ve adam olarak görecek birbirini… Neye yasak derseniz o daha cazip hale gelir. Kız okullarının önündeki oğlan grupları neden oluşur acaba? Öğrenim hayatı bitince erkek ve kadın olarak omuz omuza çalışmayacak mı? Yoksa birbirlerine her bakışta erkek ve dişilikleri mi akıllarına gelecek? Evlenen çiftler dost olmayı bilemeden sadece karı koca mı olacaklar? </p>
<p>Bütün bunlar yarım asır öncesinin sorularıyla cevaplanacağına, okullarda (adı başka olur veya Hayat bilgisi dersinin içinde) cinsel eğitimler verilerek sağlıklı ilişkilerin temelleri atılmalı, “erkek ve kadının birbirini çeken zıt kutuplar değil, elmanın iki yarısı olup birbirini tamamladıkları” yeni nesillere yaşam şekli olarak benimsetilmelidir.  Üstelik 1739 sayılı Milli Eğitim Temel kanunu,”Türk Milli Eğitimi karmadır” demişken…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.urlatelgraf.com/?feed=rss2&amp;p=836</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8212;  BAŞKALAŞIM  &#8211;</title>
		<link>http://www.urlatelgraf.com/?p=834</link>
		<comments>http://www.urlatelgraf.com/?p=834#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Aug 2010 21:36:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GOXEL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Selcan Akoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLARIMIZ]]></category>
		<category><![CDATA[--  BAŞKALAŞIM  --]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.urlatelgraf.com/?p=834</guid>
		<description><![CDATA[   Sabit – yegâne &#8211; biricik değerlerin tam ortasında devinmeye çalışıyoruz süreksiz ve aceleci&#8230; Finale yaklaşmaya ramak kala duruyor tekrar dönüyor her şey&#8230; Hoop olmadı, sil baştan! Yaz – Boz &#8211; Çiz&#8230; Engeller büyük  &#8211; ve biz küçük. Bizimle bir aynı hayatın oyuncularıyla sürekli bakışıyor ve aldanıyoruz. Bu yüzden kırgınlıklarımız çoğalıyor ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>   Sabit – yegâne &#8211; biricik değerlerin tam ortasında devinmeye çalışıyoruz süreksiz ve aceleci&#8230; Finale yaklaşmaya ramak kala duruyor tekrar dönüyor her şey&#8230; Hoop olmadı, sil baştan! Yaz – Boz &#8211; Çiz&#8230; Engeller büyük  &#8211; ve biz küçük. Bizimle bir aynı hayatın oyuncularıyla sürekli bakışıyor ve aldanıyoruz. Bu yüzden kırgınlıklarımız çoğalıyor ve beklenen final; VAZGEÇİYORUZ&#8230; Çabalarımızı çağın dışına atıp yeni gelecek fırtınalara açıyoruz yelkenimizi. İyi de yelken kırık, ucu yırtık, biz yorgun. Ama savaş boyalarımız hala yüzümüzde. Devin baba devin. Dayan küreklere. Rüzgâr yoksa kürek var. Bu sırada ikincil yanlarımız çıkıyor ortaya. Ürkek  –  Çekingen  –  Sönük&#8230; Bir iç savaşın gizli öznesi olup yargıçlık yapıyoruz.<br />
        &#8211;Birincil Yan; “Ha gayret, rota sağlam, dayan küreklere&#8230;”  derken İkincil Yan suskun çığlıklar atıyor.<br />
        &#8211;İkincil Yan; “Hayır bu yol bizim yolumuz değil. Dayanamayız. Daha çok küçük ellerimiz&#8230;”<br />
         (Sessizlik)<br />
        &#8211;Birincil Yan; “Başarabiliriz, gayret et!”<br />
        &#8211;İkincil Yan; “Olmuyor. Mümkün değil. Başarmamız için mucize gerek(!)”<br />
Mucize? Bilmiyor ki beklediği mucizenin aslında kendisi olduğunu&#8230; Serkeş ve tutumsuz olduğundan hep peri masallarının gerçekçiliğiyle yaşadı yıllarca&#8230;Şimdi de tek beklentisi herhangi bir yerden gelecek mucize&#8230;<br />
        Birincil Yan; ağız dolusu güldü ve tükürdü o aşağılayıcı gülümsemeyi. Donuk bir maske takındı yüzüne, baktı&#8230; İrdeledi, sıkıldı ve çekti elini küreklerden. Her şey sustu&#8230; Kuşlar, deniz, rüzgâr, doğa, renkler&#8230; Pembelerin tadı siyahın asiliğine geçti. Mavinin huzuru kırmızının şehvetine. Derken karıştı dünya. İnsanlar mor gölgelerle yürüyüp, yeşil peruklar takındılar. Savaş boyaları ise hala siyahtı&#8230; İflah olmaz rüzgârlar esin perilerinin kanat çırpınışlarının arkasına gizlendi. Sular çekildi. Ay düştü. Güneş ışıtmaz oldu. İkincil Yan’ın bahsettiği mucize miydi peki bu? Anlamlandıramadı. Suskunluğu ve şaşkınlığı sonsuza taşındı. Birincil Yan’a döndü ve sadece baktı. Dahasını yapamazdı çünkü, kelimeleri kaybetmişti artık. Yoktu. Sularla birlikte kaybolmuştu ruh ikizi sandığı. Yekti artık. Kızgınlıklar çaresizdi, suskunluklar da öyle&#8230; Ne yapsın; bu mucize onun isteğiydi. Anladı – Utandı &#8211; Kapadı gözlerini; gerçeğe, mucizeye, her şeye. . .</p>
<p>        Rotanızın “Vazgeçmemek” olması dileğimle. . .</p>
<p>   “Hiçbir şey sabit değildir; her şey akar; aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz, çünkü ırmak ardarda gelen iki an içinde asla aynı ırmak değildir; bir andan diğerine değişmiştir; başka olmuştur&#8230;” (Heraklitos)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.urlatelgraf.com/?feed=rss2&amp;p=834</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BAĞ BOZUMU ŞENLİKLERİ</title>
		<link>http://www.urlatelgraf.com/?p=832</link>
		<comments>http://www.urlatelgraf.com/?p=832#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Aug 2010 21:34:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GOXEL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alİ Rıza Duran]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLARIMIZ]]></category>
		<category><![CDATA[BAĞ BOZUMU ŞENLİKLERİ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.urlatelgraf.com/?p=832</guid>
		<description><![CDATA[Urla’nın önemli yöresel şenliklerinden biri de, bir Ağustos bağ bozumu şenlikleri idi. Bir Ağustos bağ bozumu şenlikleri, Kum Denizi’nde yapılırdı. Bütün Yaz mevsimini meşgul eden, heveslerimizi körükleyen bir Ağustos şenlikleri için ziraatın hâkim olduğu, o dönemde aile büyükleri çocuklar eğer tütünü, üzümü şu seviyeye getiremezseniz bu sene bir Ağustos’a gitmek yok derlerdi. Bu tehdit öyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Urla’nın önemli yöresel şenliklerinden biri de, bir Ağustos bağ bozumu şenlikleri idi. Bir Ağustos bağ bozumu şenlikleri, Kum Denizi’nde yapılırdı. Bütün Yaz mevsimini meşgul eden, heveslerimizi körükleyen bir Ağustos şenlikleri için ziraatın hâkim olduğu, o dönemde aile büyükleri çocuklar eğer tütünü, üzümü şu seviyeye getiremezseniz bu sene bir Ağustos’a gitmek yok derlerdi. Bu tehdit öyle bir duruma geldi ki işini iyi yapmayan aksatan tembellik yapanlar içinde sık, sık kullanılırdı. Ve bizler bu cezayı yememek için tarlalardaki işlevlerimizi çok güzel ve başarılı bir şekilde yapmaya çok özen gösterirdik. Bazen işlerimizi aksatmamak için geceleri bile çalışırdık. Bir Ağustos şenliği geceden başlardı. Önceden hazırlanmış çadırlar masalar, sandalyeler ve gerekli eşya iki tekerlekli at arabaları, eşekler ve atlarla geceden taşınır ve ya sabah çok erken yerler işgal edilmiş olurdu. Çadırlar kurulunca Ada yolundan Kalabak’a kadar bir adım boş yer bulamazdınız. O zamanlar Kum Denizi’nin kumları inşaatçılar tarafından çalınmadığı için sahilde yürüyerek gidip gelirken dizlerimize kadar o pırıl, pırıl kumlara bata çıka yürürdük çocukluğumuzda. Denize girilir çıkınca da annelerimizin özenle hazırlamış olduğu bize sunulan katmerlerle, dolmalar kapışarak yenir bütün bir günü büyük bir coşku ile yaşardık. Bir Ağustos şenliklerinin İçmelerde daha değişik bir hüviyeti olurdu. Kurulan çadırların yarısı sökülmez on, on beş gün daha orada kalırlardı. İçmelerin özelliği yalnız bir Ağustos şenlikleri değildi. İç turizmde çok önemli bir yeri olan İçmeler şifa suyu Anadolu insanı için bir şifa kaynağıydı. Urla İçmeler sayesinde bütün yaz mevsimi boyu yabancı konuklarını ağırlamak için çeşitli etkinliklere sahne olurdu. Bunların en önemlileri gündüzleri ip cambazları olsa da geceleri süsleyen konserler ve gelen şarkıcıların unutulmaz hatıralarını hiç unutmadım. Urla otobüs seferleri içmelerden başlar Urla’ya uğrar ve İzmir’e öyle giderlerdi. Ve biz Urlalıların gecelerimizi ekseri geçirdiğimiz yerlerdi İçmelerde. Uğrak yerimizi söylerken Davut Amcanın deniz kenarındaki gazinosunu söylememek mümkün mü? Davut amca Özbek Köyü Kıdemli Muhtarı Fikri Amca’nın kardeşiydi. Sırası gelince çok saygı duyduğum Fikri amcayı da yazacağım. Birde Çeşmealtı bir Ağustosu var ki Çeşmealtı’nda sahil gazinolarının yanında özel kurulmuş sazlardan ve kargılardan olan soyunma yerleri bizler için çok önemliydi. En önemlisi de Sağır’ın Ada’sıydı. Teknelerle Adaya ulaştığımızda gündüzleri daima yoğun bir kalabalık olurdu. Deniz banyosu yapanlar Ada’nın her tarafına dağılır, eğlenmek için gidenlerde masaların başında engin sohbetlerle geçirirlerdi günlerini.<br />
Sağır Amca çok iyi bir insandı gelenleri çok iyi karşılar denize gidenlere bile “Hoş geldiniz &#8211;  güle güle” demeyi ihmal etmezdi. O dönem de unutamadığım gazino işletmecilerinin piri Çeşmealtı Muzaffer ağabey ile Ulamışlı Hüseyin vardı ki bu arkadaşlarımla yaşadıklarımı sırası gelince yazacağım.  Bir Ağustos şenlikleri Urla’nın çeşitli ova ve çeşitli zirai alanlarında yaşayan ailelerin buluşmalarını sağlar muhabbetleri tazelenirdi, sohbetler yapılırdı. Ve arkasından son baharın özelliği olan ikinci kız kaçırma olaylarının hazırlıkları da yapılmış olurdu. Mart dokuzu ile Bir Ağustos yöre şenlikleri yeni evliliklerin oluşmasına zemin hazırlardı. Kız babaları ve oğlan babaları bu iki şenliğin dışında daha rahat yaşarlardı. Hıdrellez Şenliği bunlardan azade tutulurdu mevsim iş mevsimi olduğu için hiç kimse evlilik planları yapmaya vakitleri olmazdı, olsa bile dikkat çekmezdi o kaçırmalar. Bazı gençlerin acele davranışları ile ailelerini sıkıntıya soktukları da olurdu. Ekonominin çok kötü olduğu evreler de ailelere ilave yükler getirdikleri için gençler üzerinde çok hassas davranılırdı. Bu durumda gençlerde kendi zaviyelerinde haklıydılar. Çünkü evlilik planları ailelerin boğazı tokluğuna çalışan yarıcılığın en yoğun olduğu, bu dönemde ertelenen evliliklerin en başarılı tarzı kız kaçırma şekliydi. Kızı kaçırırsın ve ya kaçarsın Aileleri emri vaki ile karşı karşıya bırakırsın aracılar vasıtası ile barışma olur borç harç ile evlendirilir bir yuva kurulmuş olurdu…<br />
SEVGİLERLE !!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.urlatelgraf.com/?feed=rss2&amp;p=832</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İLGİNÇ BİR PROTESTO</title>
		<link>http://www.urlatelgraf.com/?p=830</link>
		<comments>http://www.urlatelgraf.com/?p=830#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Aug 2010 21:33:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GOXEL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Veli Çıtak]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLARIMIZ]]></category>
		<category><![CDATA[İLGİNÇ BİR PROTESTO]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.urlatelgraf.com/?p=830</guid>
		<description><![CDATA[Mexico City 1968, 200 metre finali koşulmuş. Amerikalı (siyah) atletler Tommie Smith ile John Carlos birinci ve üçüncü gelirken, ikinciliği Avustralyalı (beyaz) Peter Norman kazanmış.
Madalya töreni için bekledikleri sırada, Carlos, Peter Norman&#8217;ın yanına gelerek sormuş:
- insan haklarına inanıyor musun?
- evet, inanıyorum.
- peki ya tanrı&#8217;ya?
- bütün kalbimle&#8230;
Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Norman [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mexico City 1968, 200 metre finali koşulmuş. Amerikalı (siyah) atletler Tommie Smith ile John Carlos birinci ve üçüncü gelirken, ikinciliği Avustralyalı (beyaz) Peter Norman kazanmış.<br />
Madalya töreni için bekledikleri sırada, Carlos, Peter Norman&#8217;ın yanına gelerek sormuş:<br />
- insan haklarına inanıyor musun?<br />
- evet, inanıyorum.<br />
- peki ya tanrı&#8217;ya?<br />
- bütün kalbimle&#8230;</p>
<p>Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Norman tereddütsüz katılmış:<br />
- ben eyleminizi destekleyeceğim, bana ne yapmam gerektiğini söyleyin.</p>
<p>Fikir Norman&#8217;dan geliyor: bir çift siyah deri eldiven buluyorlar, sağ tekini Tommie, sol tekini John eline geçiriyor; fakirliği sembolize etmek için çıplak ayakla kürsüye çıkıyorlar, başları kederle öne eğik, sıkılı yumruklarını havaya kaldırıyorlar. Önlerinde duran beyaz atlet Peter Norman da, dayanışmasını göstermek için kalbinin üstüne &#8216;insan hakları için olimpiyat projesi hareketi&#8217;nin kokartını iğneliyor.<br />
Amerikan milli marşı çalarken plan icra ediliyor ve eylem koyuluyor.<br />
Dünya gazeteleri yumrukları havada siyah atletlerin fotoğrafını birinci sayfadan veriyor&#8230;<br />
Amerikan olimpiyat komitesi iki siyahın spor kariyerini o saniye bitiriyor. Eylem amacına ulaşmış, Amerika’daki zenci azınlığın durumu dünya gündemine girmiştir. Smith ve Carlos spor hayatlarını ve geleceklerini feda etmişler ama dünya tarihine geçmişler, Dünyadaki yüz milyonlarca ezilmiş siyahın ilahı haline gelmişlerdir.<br />
Atletlerden Tommie Smith&#8217;in söylediği : &#8220;Beyaz atletlerle aynı takımda olmak çok kötü bir duygu. Pistte dünyanın en hızlı atleti Tommie Smith olabilirsiniz, ama soyunma odalarına indiğinizde &#8216;pis bir zenci&#8217;den başka hiçbir şey değilsiniz.&#8221; sözü bu protestonun ne kadar haklı ve yerinde olduğunu ortaya koymaktadır.<br />
Peki ya Avustralyalı beyaz Peter Norman?<br />
Tommie Smith diyor ki: &#8220;Peter, bir beyazdı. O günlerde siyahların haklarını savunma cesareti gösteren, onurlu ve belkemiği sahibi beyaz çok azdı. Peter, Avustralya’ya döndüğünde kimse yüzüne bakmadığı gibi, herkes tarafından yargılandı. Onun da atletizm kariyeri bitti, spor çevrelerinden dışlandı.<br />
Avustralya devleti Norman&#8217;ı ölene kadar affetmemiş ama&#8230; Norman intikamını mezara götürmüş: 1968 olimpiyatları finalinde ikinci olurken kırdığı 200 metre Avustralya rekoru 42 yıl sonra hâlâ kırılamamış. </p>
<p>İki Amerikalı ve bir Avustralyalı dostlukları ömür boyu sürmüş. Aradan geçen 38 yıl boyunca, yazışmışlar, buluşmuşlar, görüşmüşler. Ta, 2006 da Peter Norman evinin bahçesinde kalp krizi geçirip 64 yaşında ölene kadar. Ve yine, üç &#8216;eylem kardeşi&#8217; son kez omuz omuza Peter&#8217;i yollamışlar ebediyete…<br />
Smith ve Carlos’un sessiz ama duymak istemeyen kulakları sağır eden protestolarına destek veren Peter. Norman’ın o gün kırdığı 200 metre Avustralya rekorunu henüz geçen olmadı, insanlık rekorunu da.<br />
Dostlarının cenaze töreninde konuşan John, törene katılanlara, “gidin ve çocuklarınıza onu anlatın” dedi.<br />
Norman onların mücadelelerine omuz vermiş, yüklerini paylaşmıştı. Onlar ise tam 38 yıl sonra onun tabutuna omuz verdiler. Belli ki, kendisine sunulan ayrıcalıklı beyaz kimliğini, bu kimliğin üstünlüğünü reddeden Norman’ı ne Tommie Smith ile John Carlos ne de bugün benzer mücadelelerde başı dik yürüyen halklar unutacak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.urlatelgraf.com/?feed=rss2&amp;p=830</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BOŞANMANIN KOLAYLIĞI III</title>
		<link>http://www.urlatelgraf.com/?p=828</link>
		<comments>http://www.urlatelgraf.com/?p=828#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Aug 2010 21:31:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GOXEL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Naci Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLARIMIZ]]></category>
		<category><![CDATA[BOŞANMANIN KOLAYLIĞI (II)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.urlatelgraf.com/?p=828</guid>
		<description><![CDATA[BOŞANMANIN KOLAYLIĞI III
Geçen iki yazımdan; birincisinde, boşanmanın nedenlerini, kişilerin artan tüketim alışkanlığına ve kapitalist ilişkilere bağlamıştım. İkinci yazımda ise boşanmaları, tüketim alışkanlığının kişisel denilebilecek yönüne bağlamıştım.
Aslında boşanmalarla ilgili olarak iletmek istediğim düşüncelerimin çıkış noktası bu hafta ki yazımdı. Fakat konu o kadar geniş ki konunun uzmanı olmadığım halde, söyleyecek çok sözüm oldu ve bir yazıda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>BOŞANMANIN KOLAYLIĞI III<br />
Geçen iki yazımdan; birincisinde, boşanmanın nedenlerini, kişilerin artan tüketim alışkanlığına ve kapitalist ilişkilere bağlamıştım. İkinci yazımda ise boşanmaları, tüketim alışkanlığının kişisel denilebilecek yönüne bağlamıştım.<br />
Aslında boşanmalarla ilgili olarak iletmek istediğim düşüncelerimin çıkış noktası bu hafta ki yazımdı. Fakat konu o kadar geniş ki konunun uzmanı olmadığım halde, söyleyecek çok sözüm oldu ve bir yazıda işi hallederim(!) dediğim konuda üçüncüsünü yazıyorum. Sizlerinde söyleyecek birçok sözünüzün olduğuna inanıyorum. Her yazımda olduğu gibi, amacım ahkâm kesmek değil, düşüncelerimi sizlerle paylaşmak. Yanılgılarım olursa bunları da sonuna kadar tartışmaya açığım. Tartışma korkağı değilim.<br />
Bu konuyu uzmanına sorarsanız, hepside birbirinden önemli birçok noktaya değineceklerdir; aile baskısı, çiftlerin birbirlerini yeterince tanımadan evlenmeleri, kadın-erkek eşitliği, kültür farklılıkları, aile olmanın getirdiği sorumluluğu kaldıramamak, birey olamamak, benim ailem- senin ailen, ebeveynlerin çocuğundan kopamaması v.b.<br />
Bütün bu sayılanlar kabulüm. Aslında evlilikte karşılan her sorunun kaynağında yukarıda saydığım nedenlerden birinin katkısı vardır. Bugünde var, geçmişte de vardı. Sorulması gereken soru, bütün bu sorunlar geçmişte boşanmalara neden olmuyordu da neden günümüzde boşanmalara neden oluyor?<br />
Boşanmaların bu kadar artmasının birçok nedeninden, aklıma gelenlerinden biri, bana göre gençlerin işin kolayına kaçmaları, sorunları çözmek için çaba harcamak yerine işi inceldiği yerden koparmaları. Oysa insan sosyal bir varlıktır ve diğerine tahammül etmek zorundadır. Bu tahammül, sanıldığı gibi sadece sizin karşınızdakine boyun eğmesi değil, aynı zamanda karşıdakinin de size boyun eğdiğinin bilincine varmak gereğidir. Başka bir deyişle, insan önce kendi içine bakmalı. Bu kolay bir şey değil ve ben bu sözü söyleyebilmek için elli yıl çalıştım.<br />
Diğeri, bir başka yazımda, çağımızda her şeyin hızlanarak arttığından söz etmiştim. İnsan ilişkileri de böyle, evliliklerde böyle. Bir şeyi ne kadar kısa sürede elde ederseniz, o şeyi o kadar kısa sürede gözden çıkarmanız da kolaylaşıyor.<br />
Bir başkası, her şeyde büyük bir değer kaybı, değersizleşme yaşıyoruz. Örneğin, gömlek fiyatları ucuzladıkça, aynı kalitede ki gömleğin değeri gözümüzde azalıyor ve beğenmiyoruz. İnancım odur ki; miktar ile değer ters orantılı. Miktar ne kadar artarsa, değer o miktara bölünüyor ve düşüyor.<br />
Bir başka konu; insanlar, sürekli olarak kazançlarının bir adım ötesinde yaşamak istiyorlar. Aylık yüz lira kazancı olan yüz on liralık yaşamak istiyor. Bin liralık geliri olanlarda bin yüz liralık yaşamak istiyorlar. Bu mantıkla insanlar sonucunun kazanılmayacağı belli olan yarışa giriyorlar ve kaybediyorlar. Oysa yüz liralık geliri olan doksan liralık yaşamaya razı olsa sorun bitecek. Belki para da biriktirecek. Ve biriktirdiği para ile çevresindekilere de yardım edecek. Bu yardımla, gerek insan ilişkileri, gerek evlilikler daha mutlu hale gelecek.<br />
Bizim anne-babalarımız, evlerine bir şey alırken veya ekonomik bir sorunla karşılaştıklarında akrabalarından, komşularından borç alırlardı. Günümüzde bunlar hayal gibi geliyor değil mi? Bu gün ise değil komşusuna borç vermek, eşler kişisel harcamalarında birbirleri ile sorun yaşıyorlar, senin kredi kartı harcaman yüksek, benim ki az diye.<br />
İşte evlilikleri bitiren, boşanmaların bu kadar artmasına neden olan da bu; hayata bakışımız.<br />
Büyüklerimiz devamlı söylerler; eskiden insanlar birbirlerine muhtaçtı, insanlık vardı diye. Bugün her şey var. Peki ya insanlık?<br />
Şair ne demiş; yaşamak zor zanaat kardeşim!<br />
Bütün bu yazdıklarımı okuyanlar mutlaka çeşitli değerlendirmelerde bulunacaklardır. Bir kısmı beni takdir ederken, özellikle Dünya görüşü bana yakın olanların beni daha çok eleştireceğini, konuya geleneksel bir anlayışla yaklaştığımı düşüneceklerini sanıyorum. Ve diyorum ki, eleştirilmekten korkan yazı yazmamalı. Söylenen her söz, insanlığın ulaştığı her bilgi eleştiriye açıktır ve zaman içinde yalanlanma olasılığı vardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.urlatelgraf.com/?feed=rss2&amp;p=828</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NEREDE DEVLET?</title>
		<link>http://www.urlatelgraf.com/?p=826</link>
		<comments>http://www.urlatelgraf.com/?p=826#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Aug 2010 21:30:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GOXEL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Metin Özçiçek]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLARIMIZ]]></category>
		<category><![CDATA[NEREDE DEVLET?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.urlatelgraf.com/?p=826</guid>
		<description><![CDATA[Antalya Kaleiçi’ni gördünüz mü hiç?
Binlerce yıldan beri, falezlerin denize kavuştuğu küçük liman çevresini saran surların içine yapılmış evler, saraylar, sarnıçlar…
Helenistik dönem&#8230; Roma Dönemi&#8230; Bizans, sonra Selçuklu&#8230;
Medreseler var Kaleiçi’nde, taş oyma giriş kapılı&#8230; İçinde T-shirtler satılıyor&#8230;
Osmanlı Dönemi konakları var&#8230; Binlerce yıllık tarih ve değerler bütünü&#8230;
Yüksek ve zarif bir beğeni ile yapılmış konakların çok azı restore edildi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Antalya Kaleiçi’ni gördünüz mü hiç?</p>
<p>Binlerce yıldan beri, falezlerin denize kavuştuğu küçük liman çevresini saran surların içine yapılmış evler, saraylar, sarnıçlar…<br />
Helenistik dönem&#8230; Roma Dönemi&#8230; Bizans, sonra Selçuklu&#8230;<br />
Medreseler var Kaleiçi’nde, taş oyma giriş kapılı&#8230; İçinde T-shirtler satılıyor&#8230;<br />
Osmanlı Dönemi konakları var&#8230; Binlerce yıllık tarih ve değerler bütünü&#8230;<br />
Yüksek ve zarif bir beğeni ile yapılmış konakların çok azı restore edildi geçen yıllarda&#8230;<br />
Antalya Kaleiçi koruma altına alındı&#8230;<br />
Sözde&#8230;<br />
Sonra Türkiye’nin her köşesinden gelen insanlar, Antalya Kaleiçi’ni ekmek teknesi olarak seçtiler&#8230; Devlet göçün sonucunu göremedi&#8230; Antalya’ya akın akın gelenler, dükkânlar açtılar&#8230; Tarihi konakların duvarları üstüne, T-shirtleri, pantolonları vb astılar&#8230;<br />
Birkaç tane zevkli restorasyon ile hayatını sürdürebilen eski konak şimdi otel olan yapılar dışında, hayatlarında,’değerlerin korunması, tarihsel değerlerin saygı ile ve özenle sahiplenilmesi gerektiği&#8230;’ gibi bilinçten hiç haberi olmayan kişilerce, tam bir rezalet içinde sancılı hayatlarını sürdürüyorlar.<br />
İnsanlara felsefe derinliği veremeyen devlet ve okulları, insanları ‘ ne haliniz varsa görün diye ortalığa salınca&#8230;’ durum, tam olarak, bir zavallılık ve rezalete dönüşüyor&#8230;<br />
Zevksizlik ve düşük bir seviye ortalığa saçılıyor&#8230;<br />
Antalya Kaleiçi, ağlıyor&#8230;<br />
Tarih sancı içinde kıvranıyor&#8230;<br />
Değerler yerle bir ediliyor&#8230;<br />
Devlet nerede?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.urlatelgraf.com/?feed=rss2&amp;p=826</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TÜYLÜ MANDALİNA</title>
		<link>http://www.urlatelgraf.com/?p=824</link>
		<comments>http://www.urlatelgraf.com/?p=824#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Aug 2010 21:29:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GOXEL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Doç. Dr. Levent Tuğrul]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLARIMIZ]]></category>
		<category><![CDATA[TÜYLÜ MANDALİNA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.urlatelgraf.com/?p=824</guid>
		<description><![CDATA[Varoluşçu edebiyatın başyapıtlarından olan Dönüşüm (Metamorfoz) de F. Kafka, sabah yatağında ‘’canavar böcek’’ olarak uyanan bir satıcının kurgu öyküsünü anlatır. Adam,  aniden, canavar bir böceğe dönüşmüş olmanın şokundan çok, geçimini sağladığı yakın akrabalarının durumlarının ne olacağından korkusunu yaşar. Onsuz yapamayacaklarından emindir. Durumu nasıl kurtarabileceğini, dönüştüğü canavar böcek haline rağmen, işini kaybetmeden nasıl çalışabileceğini tasarlamaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Varoluşçu edebiyatın başyapıtlarından olan Dönüşüm (Metamorfoz) de F. Kafka, sabah yatağında ‘’canavar böcek’’ olarak uyanan bir satıcının kurgu öyküsünü anlatır. Adam,  aniden, canavar bir böceğe dönüşmüş olmanın şokundan çok, geçimini sağladığı yakın akrabalarının durumlarının ne olacağından korkusunu yaşar. Onsuz yapamayacaklarından emindir. Durumu nasıl kurtarabileceğini, dönüştüğü canavar böcek haline rağmen, işini kaybetmeden nasıl çalışabileceğini tasarlamaya çalışır.<br />
Öykünün sonu doğal olarak hazindir. Başta onun bu durumundan üzüntü duyup yardımcı olmaya çalışan yakınları, giderek sıkıntı duyarlar. Bu arada iş başa düşmüştür, geçimlerini sağlamak için çalışırlar. Sonunda da canavar böceğe dönüşen adamın pislik içinde yok olmasıyla, ondan kurtulup, özgürleşirler.<br />
Bir sabah işe giderken, manavda ‘’tüylü mandalinalarla’’ karşılaşsanız ne düşünürdünüz?<br />
Otuz, kırk yıl önce şaşırıp korkmanız olasıydı, ama günümüzde böyle bir şey çok sıradan görülebilir. Tüysüz şeftali, kayısı lezzetinde erik, çekirdeksiz karpuz, üzerinde acayip çıkıntılar bulunan domateslere bile çoktan alıştık. Kimse çıkıp itiraf etmiyorsa da, insanların genleriyle de oynanmaya başlandığı gün gibi açık.<br />
Kısacası hiç kimse tüylü mandalina ile karşılaştığında aklına ‘’canavar bir böceğe’’ dönüşmeyi getirmeyecektir. Oysa bu da benzeri, insan eliyle yaratılmış bir ‘’dönüşüm’’ dür. Evrim sürecinde nerelere kadar ne değişikliklere yol açabileceğini de kimsenin bugünden kestirmesi olası değildir.<br />
Ama eminim, bir sabah, zamanını, beynini, eğitimini bu tür genetik değişiklikleri gerçekleştirmek için harcayan bilim adamlarından bazıları, canavar bir böceğe dönüşmüş olduklarını fark edeceklerdir. Gerekçeleri ne olursa olsun. İster ekmek parası, ister mesleki ün ve prestij, ister sahiplerine sadakat, isterse de dünyaya duydukları kin, onları tüm diğer canavar böceklerin sonundan farklı bir sona götürmeyecektir. Üstelik hizmet verdikleri kimseler ve kurumlar, onları ilk terk edip, yargılayıp, onlardan kurtulmak için ellerinden geleni yapanlar olacaklardır. Adet budur. Kötü işler, bu işlere uygun kötü adamlara yaptırılır, sonra da onlardan kurtulmanın bir yolu bulunur marifetle.<br />
Canlıların genetik şifreleri DNA denen protein yapılı sarmallarda saklanmıştır. Her türlü özelliklerini, insan açısından güçlü veya zayıf, yararlı veya zararlı yanlarını, bu sarmalın bir yerindeki GENLER belirler. İnsan aklına uyulup, kısa vadeli ve geçici çıkarlar için bazı genleri değiştirilmiş olan canlı organizmalara kısaca GDO (Geni Değiştirilmiş Organizma) adı verilmektedir,<br />
Aslında bu işlerle uğraşan ve yaptıklarının insanlığın çıkarına olduğunu savunanların da söylediği gibi, tüm evrim genlerin mevcut şartlara göre değişmesiyle gelişen bir süreçtir. Bu değişim MUTASYON olarak adlandırılır. Doğada mutasyonu gerçekleştiren unsurların başında virüsler, prionlar ve bu yeteneğe sahip kimyasallar gelir. Doğada da sürekli oluyor, biz neden çıkarlarımıza göre kontrollü bir şekilde yapmayalım ki ?, sorusu ilk bakışta mantıklı görünse de yanlıştır. Çünkü DOĞA İNSANLAR GİBİ KISA VADELİ KAR HESAPLARI YAPMAZ. Evrim mevcut tüm şartların etkisini gösterebileceği kadar uzun bir süre içinde, binlerce, yüz binlerce, hatta milyonlarca yıl içinde gerçekleşen bir süreçtir. Bu süreçte çevreye uyum sağlayamayan kodlar ortadan kalkarak yaşam çeşitlenir. Asla bir mevsimde, binlerce hektar araziye geni değiştirilmiş bir tohum saçarak, doğanın, ekosistemin dengesini bozmakla bir ilişkisi yoktur. Evrime insan eliyle yapılan bu denli geniş ve hızlı müdahalelerin yarattığı dönüşümler, mutasyonlar, ancak uyumsuzluk nedeniyle içinde oluştukları canlıların ölümüne yol açan KANSER olgusuna benzetilebilir.<br />
Absürt (saçma), ya da Amerikan fıkrası denen espriler gibi bir şey aslında yapılan. Hani sorarlar: Mor fil nasıl öldürülür? Yanıt: Mor fili öldüren kurşunla! Peki, beyaz fil nasıl öldürülür? Önce boğazı sıkılıp morartılır, sonra mor fili öldüren kurşunla vurulur!. Diyorlar ki, bizim ‘’X’’ üründeki ‘’Y’’ hastalığına karşı geliştirdiğimiz aslanlar gibi bir ilacımız var. Ama etkili olabilmesi için önce ‘’X’’ in genini değiştirip onu ‘’X1’’ yapmamız gerekiyor. O zaman hepimiz yaşadık. Dünya bolluğa kavuşacak, açlık sona erecek vb vb vb.<br />
Türkçesi, tohumunu verdiğimiz bitkinin ilacını da bizden almazsanız işiniz bitecek.<br />
İnsan, hayvan ve bitki olsun, tüm canlılardaki hastalık ve zararlılarla mücadelelerin çok daha etkili, bilinen, denenmiş ve çevre dostu, biyolojik mücadele yöntemleri vardır. Büyük resmi görmekten asla vaz geçmemeliyiz. Bunu herkes biliyor ama sorun bilmekle ilişkili değil, doğal tohumlar, doğal ürünler ve biyolojik mücadele yöntemleri GDO mucizesini (?) yaratan endüstrilere ve finanse edenlere TEKELLEŞME olanağı vermiyor. Sorun onlar açısından bu. Tüm diğer insanlar içinse çok iyi bir şey.<br />
Son kararlarla Türkiye ye başta Mısır olmak üzere 25 kalem GDO lu ürünün sokulmasına yol açılmış durumda. Avrupa Birliği de bu konuda şimdiye dek sürdürdüğü karşı tavrı, muhtemelen yaşadığı ekonomik kriz sonrasında, finans kaynaklarıyla iyi ilişkiler adına değiştirmek zorunda kalıyor. Her üye kendi kararını versin demeye başladı. Ekonomik açıdan güçlü olanları, daha güçsüz olanlardan ayırmaya başlıyor kaderini. O denli büyük bir oyun bu. Tarım, beslenme, kalkınma vb vb vb. Bu çabalarda, KÜRESEL OLARAK suyun başını tutabilecek kadar güçlü şirketlerin borusu ötecek.<br />
Türkiye ye GDO lu ürünlerin girmesini sağlayan Bilim Kurulu raporlarının ifadeleri hiç unutulmamalı.<br />
“Yem, gıda (rafine yağ) olarak kullanıldığında mevcut bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı BEKLENMEKTEDİR. Ancak, ülkemizde bu türün yabanileri bulunduğundan GEN KAÇIŞININ ÖNLENMESİ İÇİN GEREKLİ TEDBİRLERİN ALINMASI ÖNERİLMEKTEDİR!<br />
“Yem, gıda (rafine yağ) ve pamuk lifi olarak kullanıldığında herhangi bir risk oluşturmayacağı KANISINA VARILMIŞTIR”<br />
Bu ifadeler resmi rapor dili açısından doğrudur. Bilimsel şüphe aralığı daima bırakılır. Ancak konu o denli ciddi ki: şu sorulara yanıt ta verilebilmesi gerekiyor:<br />
Ya beklentiniz yanlış çıkarsa? GDO lar ile geri dönüşü olmayan bir yola soktuğunuz bu memleketteki insanlar ve ekosistem adına neler yapabileceksiniz?<br />
Gen kaçışını, kuşları hapsederek mi, polenleri esir alarak mı, yelleri durdurup, suları yakarak mı engelleyeceksiniz?<br />
Korkarım yakında bir sabah, birileri, kendilerini, yaşadıkları değişim sonucunda canavar böcek gibi hissederek uyanacak yeni güne.<br />
Peki bize ne olacak?, diye sormayın sakın. Kimse bilmiyor aslında. ‘’Olmaz bişi yaaa !’’, deyip geçiyorlar İŞte. İŞlerini bilenler! </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.urlatelgraf.com/?feed=rss2&amp;p=824</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
<!-- WP Super Cache is installed but broken. The path to wp-cache-phase1.php in wp-content/advanced-cache.php must be fixed! -->