sıcak… çok sıcak.
12 Ağustos 2010 Yazan GOXEL
Kategori ALİ TÜRKHAZ, GUNDEM
Sular buharlaşıyor.
Duvarlar ateş tuğlası gibi. Buz torbaları eriyor kısa zamanda.
Kan basıncı yükseliyor güneş altında. İnsanlar çaresiz bu can sıkıcı durumda.
“Unut beni. Giden kaybetti. Bir şehir yakınıma bile yaklaşma” diyen sitemkâr ezgiler belki bir gece yarısı olsaydı daha bir dinlenebilir olurdu.
Bu sıcakta, yapış yapış, dayanılmaz, hiç çekilmiyor.
Arada bir-saat başı renkli camda arka arkaya “Memur Kemal Bey ve Recep Bey” atışmaları da birkaç derece arttırıyor sıcağın etkisini.
Bir sepet bamya, bir kasa yaş incir müşteri bekliyor sabahtan beri bir sokak kaldırımında. Kilosu iki buçuk-ikisi de..
Satılırsa eve çay-şeker alınacak. Bir de kocakarıya saç boyası. Bu sıcakta, bu yaşta.
Kediler çoğalmış epey -belli deniz kıyısındaki miyavlamalardan. Ama balık yok denizlerde. Balıkçı doyuracak karnını önce. Sonra sıra onlara gelecek.
“Sen elmayı beğenebilirsin, bakalım elma seni beğeniyor mu, diyene verilecek yanıt “bu ne biçim benzetme yahu?”olsa da serinletiyor mu biraz sizi?
Sıcak, çok sıcak. Daha da sıcak olacak. Eylül gelse bir ve ayın 12 si olsa, serinlesek biraz HAYIR’lısıyla.
Ekim ayı ne de olsa bereket ayıdır, toprağın yeniden doğuma hazırlanmaya başladığı, çırıl-çıplak soyunduğu-kahverengi teniyle ve balıketinde, gübrelenip sürüldüğü-nadasa bırakılmadıysa.
Hayır’lı ramazanlar hepinize. Hayırlı kazançlar, hayırlı sağlık ve mutluluklar.
Editörden okuyucuya
12 Ağustos 2010 Yazan GOXEL
Kategori ALİ TÜRKHAZ, GUNDEM, YAZARLARIMIZ
Ne yazık ki elimizde olmayan nedenlerle Urla’da rakipsiz kalan gazetemiz son günlerde bir kısım STK larla kısır çekişme ortamına çekilmek isteniyor. Tehdit ve şantaj ortamına sürüklenmek isteniyor.
Yazılı ya da sözlü olarak yapılan haber servisleri, ardında siyasal-geçmişle hesaplama amaçlı, ileride yapacağı atılımlara taban oluşturmak için gündemde kalmaya yönelik sorti’ler gönderiyor.
Bunları dikkatle not ediyor, doğruluk derecesini araştırıyor, yayınlarımıza karşı yazılı tepkilerin ıslak imza sahiplerinin gölgelerini görüyor, kuruluşumuzdan beri özenle düzenlemekte olduğumuz aktüel, siyasal, sanatsal, kültürel ve STK HAREKETLERİ ile siyaset ilişkisi dosyalarımızda dondurucuya atıyoruz.
Yeri ve zamanı geldiğinde kurumlarına saygı başımız üstünde ayrık kalmak üzere, bu kurumları basamak olarak kullanmak isteyenleri kamuoyu önünde deşifre etmek için.
Bu türden oyunlara bilerek veya yanıltılarak tetikçi olanlara geleneksel öğüdümüzü tekrarlayarak noktalıyoruz.
Herkes haddini bilecek.
Senden büyük Allah var.
Bu gazete hiç kimsenin ve hiçbir kurum ya da kuruluşun borazanı olmak için bu günlere gelmedi.
Kadrosu ve fikir yapısında yurt, insan ve doğa sevgisi ve bağlılığı var sadece. Haaa, süreç nasıl mı işler, biraz sizin kuracağınız tuzaklara, biraz bizim kadromuzun yürekliliğine biraz da Tanrının Adaletine bağlı.
Ramazan ayına girdik. İbadet sırasında parmak sayımı yapmıyorsanız, içiniz temiz ise, kul hakkı yemiyor, altınızdakilere hakça davranıyorsanız ibadetiniz kabul, ramazanınız sağlık dolu olsun.
Namaz kılmakla mümin olunmadığını, Ramazanda oruç tutmanın da İslam olmanın da tek koşulu olmadığını herkes biliyor.
Ne mutlu İslam’ın ve imanın tüm koşullarını yürekten inanarak yerine getirenlere. Onlardan yaşça büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden, ortancaların yanaklarından öpüyoruz.
URLA BAĞBOZUMU ŞENLİKLERİNİN TARİHÇESİ
12 Ağustos 2010 Yazan GOXEL
Kategori ALİ TÜRKHAZ, URLA'DAN, YAZARLARIMIZ
“Bir inanışa göre yaz ve kış mevsimlerinin ayrıldığı, yaza veda anlamında yöre halkının tümünün deniz kıyılarına inerek buralarda 7 den 70 e herkesin denize girdiği, yerel yemekleri yapılarak şenlik içinde yendiği, türlü yarışma ve eğlencelerin gerçekleştiği bir gelenektir Urla’da bağ bozumu. Bir başka yoruma göre ise “üzümün bal, zeytinin yağ haline geldiği, yani hasadının yapılma başlangıç sürecini ifade eder ve bir ürün üretim bayramı olarak gelenekselleşmiştir.”
Urla’da bu türden etkinliklerin yazılı belgeleri son derecede kısıtlı olmakla birkaç örnek olmak üzere 1973 yılında gerçekleşen bir Bağ Bozumu Kutlama Programı ve 1979-1980 yılına kadar gerçekleşen bir dönemden ve bir belediye başkan vekili döneminde gerçekleştirilen unutulmayacak bir müzik şölenini anımsatmak istiyoruz yaşayanlara.
-İlk gece Urla eski lisesi bahçesinde “bütün saz ve ses sanatçılarının katılımı ile büyük konser,
-İkinci gün gençler, büyükler, kızlar ve erkekler arası yüzme, koşu ve öteki yarışmalar, kros yarışı, İskele sahasında Urla Gençlik-Göztepe spor futbol karşılaşması, folklor gösterileri, Kalabak semtinde, İçmeler semtinde ve İskele Liman çevresi sahillerinde çeşitli eğlence, yarışma ve gösteriler. Finalde ise aynı gece Urla Nebioğlu Tatil Köyünde müzikli – yemekli, halka açık, parasız balo…
*.1979 ve 1980 yıllarında eğlencenin merkezi Çeşmealtı’na yönelmiş, burada kız ve erkek gençlere roma giysileri, başlarına zeytin dalları ellerinde toprak kaplar, önlerinde kasalar dolusu üzüm, küpler dolusu şarap ve yerel yiyecekler ikram edilmiştir.
*Belediye Başkanlığının boş olduğu bir sezonda Kum Denizinde ünlü sanatçıların (Ferhat Göçer vb.)yer aldığı dev bir konser düzenlenmiştir.
*Geçen seneki kutlamalarda Çeşmealtı Güzelleştirme Derneği başlangıçta var olan desteklerden çoğunun çekilmesine karşın halka açık, şarap fıçılarının dikine konduğu, esnafın kurdu stantlardaki nefis yiyecek ve genç kız ve erkeklerin Romalı giynekleri ile ücretsiz sundukları şarap ziyafeti ve dev bir sahnede müzikle dolu saatler yaşanmıştır.
NASIL OLMALIYDI?
Henüz vakit geç olmadan ramazan bahanesi ile bir güne ve Malgaca Pazarı gibi dar bir alana, oranın esnafının kazancına da engel olmadan, insanlar sıkış-tepiş sığıştırılıp savuşturulmadan,
deniz spor ve yarışmaları (yelken, sörf, yüzme, yağlı direk)kara sportif eğlenceleri (ağızda kaşık içinde yumurta, yürürken iğne deliğine iplik geçirme, çuval içinde kros, en çok ve en düzgün hıyar pardon salatalık soyma, en çok yoğurt yada darı yeme vb.)akla gelebilecek nice eğlenceli yarışmalarla, satranç, tavla, bezik, üzüm ve üzüm güzeli, en iyi yerel yemek, en başarılı rençber, çoban ve üretici yarışmaları birkaç yer ve birden fazla güne sığdırılabilir, tanıtımı için sponsorlar bulunabilir ve giderleri de bunlar tarafından karşılanabilirdi.
Haberimiz olsa, bilgilendirilsek ve adeta bizden gizli yapılmasa biz bile bu kısıtlı olanaklarımızla karınca kararınca katılırdık. Tanıtımı için beş kuruş da ilan bedeli talep etmezdik.
İŞTE YANIBAŞIMIZDA BİR KÖY ŞENLİĞİ
İlçe, belde seçilmiş ve atanmışlarının İzmir Büyükşehir seçilenleri de olmak üzere birlikte katıldıkları, 20 den dazla kurum ve kuruluşun sponsor olduğu Karaburun Kösedere Köyü Üzüm Şenliğinin yankılarını birkaç gündür gazetelerden okuyarak kahrolduk.
Bu muydu elimize tutuşturulan ramazan ayı bahaneli 12 saatlik program, geleneksel bağbozumu şenliği bu hale mi gelecekti?
İki kurum başkanının konuşması ve gösterileri ağırlıklı o güzelim şenlik URLA ya yakışmadı.
Gerçekleşmeden önce yazıyoruz. Nasrettin Hoca örneği. Testi kırılmadan yani!
Bir Kurumun sivil toplum kuruluşları ile “işbirliği”nden söz ettiği, ötekinin ise sadece iki kurum tarafından düzenlendiğini yazılı olarak gazetemize zehir-zemberek (acı bir anı olarak saklayacağımız ve ileride-yeri ve zamanı geldiğinde yayınlayacağımız açıklamalardan hangisine inanalım?
Şenlik yapalım, ŞEN ve şakrak yapalım, halkı ve temsilcilerinin hepsini kucaklayarak yapalım, kategorize etmeyelim, elimize bir cici oyuncak verildi diye gevşemeyelim.
Hepsi geçici, halka hizmet inancı kutsal, çarpıtılması ve başka amaçlara araç yapılması ise ramazan ayına uygun olsun diye, GÜNAH tır.
Ramazan ayınız MÜBAREK, bağ BOZUMU şenliğiniz HAYIRLI
İŞLERİNİZ TIKIRINDA OLSUN!
Nice BAĞ BOZUMLARINDA yazışmak üzere!
KEENLEMYEKÜN
07 Ağustos 2010 Yazan GOXEL
Kategori ALİ TÜRKHAZ, YAZARLARIMIZ
Bu sözcük daha çok yaşlı hukukçular tarafından kullanılan bir hukuksal deyim’dir.
Yokmuş, hiç yaşanmamış, doğmamış gibi geçersizlik biçimidir.
Referanduma geri sayımın başladığı şu günlerde yapılan kamuoyu yoklamalarında EVET ile HAYIR arasında 5 – 10 puanlık bir fark var hayırdan yana. Ama anketin ulaşamadığı, ulaşamayacağı doğu ve güney doğu kırsal bölgelerinde PKK ile siyasal uzantısının sandığa gitmeme zorlamaları ile anayasanın değişmesi öngörülen maddelerinin kendisini ilgilendirmediğini düşünen büyük bir kesim var ki önceki seçimde var olan yüzde on-yirmi oranındaki sandık küskünlerine en az yüzde yirmi daha eklediğinizde karşımıza korkunç bir rakam çıkıyor.
49 milyon seçmenin ortalama yüzde otuz-kırkının sandığa gitmediğini düşünün.
Kalan yüzde altmış orandaki seçmen kendi arasında karar verecek evet ya da hayır’a.
Yapılan propagandalar Anayasanın değiştirilmek istenen maddelerinin demokratik’lik ya da hukukun üstünlüğüne saygı ölçütlerinde olmuyor. İktidar ve muhalefet arasındaki sertleşme kentlere sıçrayan anarşi ve terörün yarattığı bir yeni tip korku imparatorluğuna doğru gidiyor.
Öte yandan siyasal iktidar bir yandan zirveden tabana yaygın bir propaganda kampanyası içine girmekle kalmayıp bütün olanaklarını seçmenlerin eğilimlerini EVET e çevirmek için kullanıyor.
Yürütme erk’inin yurdu saran kolları birer nefer gibi yargının da yeni siluetiyle EVET için elinden geleni yapıyor.
Peki, bu durumda muhalefetin CHP kanadı ne yapıyor? Kendi içinde kısır çekişmeler, her an görevden alınacak kuşkusu içindeki il ve ilçe örgütlerinin hareketsizliği, sindirilmiş STK ların kahreden sessizliği…
Son askeri şura toplantısında yaşananlar ve BALYOZ rumuzlu soruşturma sanığı 102 subayın toplantıdan birkaç gün önce haklarında yakalama kararı verilmesi sonucu bir üst rütbeye yükselmelerinin engellenmesiyle başlayan, şu saatlere kadar da Genel Kurmay Başkanlığı ile Kara Kuvvetleri Komutanlığı makamlarının belirsiz kalması, birkaç saat –birkaç gün sonra belli olması halinde bile siyasi iktidar tetiklemesi ile bağımsız yargının bu olayda yakıştıramayacağımız bir duruma düşürülmesi de göz önüne alındığında ortada KEENLEMYEKÜN bir durum var demektir ki bunun siyasal ve hukuksal sorumluluğu büyüktür.
Bu işlemlerin sorumlularının yargıç önüne çıkma süreci ne olur bilinmez. Ama işlemi başlatacak olan en yetkili kurum SEÇMEN yani HALK tır. Yolu ise genel seçimdir. Bu süreci tetikleyecek olan önseçimin adı da 12 Eylül 2010 Pazar günü yapılacak referandum’dur.
İşte keenlemyekün işlemlerin yaptırımında halka ve onun temsilcisi olan anayasal kurumlara düşen tarihsel görevin bu kez önemi buradadır.
Bu siyasal iktidarın yaptığı işlemlerin kabili iptal ve keenlemyekün olduğunu iddia edenler sandığa bu nedenle gitmelidir.
Buna karşın da EVET sonucu alınırsa o zaman ünlü düşünür Montesquo’nun “her toplum layık olduğu iktidarla yönetilir” özlü sözüne şapka çıkarmak ve özeleştiriye başlamak gerekir diye düşünüyorum.
AMA GENE BİR ESKİ DEVLET BÜYÜĞÜNÜN DEDİĞİ GİBİ TÜRKİYEDE 24 SAAT İÇİNDE NELER OLABİLECEĞİ BELLİ OLMAZ. DÜN DÜNDÜR, BUGÜN BUGÜNDÜR VE YARIN DA YARIN.
Koşaner Paşanın Genel Kurmay Başkanlığı da, tüm generallerin istifası da, Başbuğ paşanın bir yıl daha göreve devamı da ihtimal dâhilindedir. 05 Ağustos 2010 Saat:17.00 – URLA – ALİ TÜRKHAZ: Yargıtay E.Cumhuriyet Savcısı
“TUTUK”LU KALDIK!
31 Temmuz 2010 Yazan GOXEL
Kategori ALİ TÜRKHAZ, YAZARLARIMIZ
*102 üst kademe ordu mensubu tutuklandı. Tutuklayan üç yargıç 20 kişilik bir koruma ordusunun 24 saat koruması ve yargı bağımsızlığının gölgesi altında tutuk’lu kaldı.
İç Hizmet Yasasının 35 inci maddesi “ tutuk”landı. Yoğun bakımda. Sivilleşiyor, tutuklanıyor,”tutuk’laşıyoruz.
PKK 50 şer kişilik çeteler halinde yurdun iç kesimlerine doğru ilerlemekte ve kasabaları basmakta, hiçbir ayrım yapmadan yakıp yıkmada, öldürüp dağa kaldırmada. Güney doğu halkı tutuklu kaldı.
*Referandum için geri sayım devam ediyor. 08. Eylül Çarşamba (AREFE) 09, 10, 11 Eylül Perşembe – Cuma -Cumartesi RAMAZAN BAYRAMI. 12.Eylül Pazar REFERANDUM günü ve tatilcilerin dönüş günü. Bu kadar rastlantı bir araya geldiğinde ve üzerine 12 Eylül tarihi de eklendiğinde bu işte bir iş var demektir. Şeytani bir zekâ ürünü olduğu kesin.
Bu demektir ki melekler de tutuklu kaldı. Yargı, ordu, parlamento, 35, 102, anayasal kurumlar tutuk ve tutuklu kaldıysa işimiz Allah’a kaldı. Allahın adaletine.
Zaten referanduma katılmamanın yaptırımı da olmadığından, katılmayacak olan seçmen yüzdesi en az yüzde kırk olacaktır. Kalan yüzde altmışın yüzde kaçı sandıkta hayır oyu verebilecek ve sonuçlar nasıl de netlenebilecektir? Oy sandığı başında siyasi parti temsilcileri de olmayacak, atanmış kamu görevlileri sandık başı, oy sayım ve tasnif işleminde görevli olacaktır. Bu görevlilerin atanmasında hangi kriter uygulanacaktır? Kur’a, meslek grubu, siyasal görüş, tercih, ahbap-çavuş ilişkisi, hangisi? Anladığımızda zaten iş-işten geçecektir.
*İktidar partisi ve yandaşları ile saadet zinciri, üzüm salkımını kaçırmamak adına HAYIR için yapılacak çabaların engellenmesine başlamıştır bile. İlk satırlarımızdaki 102 tutuklamanın devamı da gelecektir.
*Toplum aynen 1982 anayasa referandumu öncesi ve sırasında olduğu gibi sindirilmek istenmektedir.
Hayır oyu kullanma eğilimindeki siyasi yelpaze halen dağınıktır. Taban çalışması başlamamış, ilçe sivil toplum örgütleri, ne yazık ki yaz tatili havasındadır. Ana şemsiye olması gereken ana muhalefet partisi bu kez yanında MHP nin desteği de olduğu halde HAYIR kampanyasında genel merkez çalışmaları dışında taşrada en küçük bir hareket göstermemektedir.
*Buna karşılık iktidar partisi seçmen listelerini ele geçirmiş, köy ve mahalle görevlilerini seçmiş, lojistik ve öteki çalışmalarını sahurdan iftara, sürdüre-gelmektedir. İlçe kaymakamlıkları fak-fuk fon’ları tepeleme dolmuş, EVET çilerle birlikte HAYIR cılardan da vakıflar sayesinde tavlayacağı zayıf kişileri yem olarak kullanmaktadır. Henüz daha kiralık ve satılık insan sayımızda potansiyel bir hain topluluğu mevcuttur
*Bu durumda ve ilerideki günlerde hızlı bir gelişmeyle bir şemsiye altında toplanarak CHP ilçe örgütleri uyandırılmak ve uyarılmak, tekvücut olabilmek gibi bir mucize gerçekleşebilirse ne âlâ, yoksa sandıktan HAYIR yerine EVET çıkması öyle pek fazla bir sürpriz sayılmamalı.
*En geç Eylül ayı başında yukarıdaki gelişmeler gerçekleşmediği takdirde Türk seçmeninin önüne bir de B planı sunulmalıdır. Bu plan hem demokratik ve hem de EVET olsa bile sonucu “KEENLEMYEKÜN” saydırabilecek bir nitelik taşımalıdır.
“KEENLEMYÜN “nedir ve yukarıdaki sonuç nasıl sağlanabilir? Konusunda gelecek hafta “BİR DAKİKA” yazımızı beklemeniz gerekecek.
Kalın hayır’-lar içinde o güne kadar, gene de.
HOŞGELDİN BE NÂZIM, NERELERDEYDİN?
05 Haziran 2010 Yazan GOXEL
Kategori ALİ TÜRKHAZ, YAZARLARIMIZ
Comments Off
“1902 de doğdum. Doğduğum şehre dönmedim bir daha. Geriye Dönmeyi sevmem” diyordun başlangıçta, haklıydın. Çok kırılmış, incinmiş ve gücenmiştin.
Sonra “bu memleket bizim” diyerek Kuvay-ı Milliye’nin sesi oldun. Öyle bir zaman geldi ki ”beni köyümün topraklarına gömün” diye yazdın. Hiçbir ozana nasip olmayan iki yaftayı birlikte taşıdın bir asırdır. ”Vatan haini ve ulusal kahraman!”
O yaşlı çınarın altıdaki mezar varsın orada kalsın, ne yazar?
Şimdi olmaya başladığı gibi gün gelecek kalkacak sınırlar, yakılacak pasaportlar, düş olacak vizeler. Ama Avrupa Birliğinden falan değil, sanat ve bilimin ışığı aydınlatacak evreni ve yıkılacak etnikite. Emperyal duygular yok olacak.
Yakındır güneşin doğması, yakın. İnsanoğlu’nun bu mutlu an için büyük bir felâket yaşaması gerek lâkin.
Çılgın bir Yahudi kurşunu ayıktıracak bizi, belki de bir Rum palikaryası mermisi ya da bir ermeni diyasporası komplosu. Sonunda hepsi de aynı kapıya çıkan pis bir Amerikan oyunu!
Sağ kalan herkes kendi toprağına çekilecek mecburen ve her devlet kendi yağıyla kavrulmayı öğrenecek. Balık tutmayı yani.
Zorla almayı unutacak zorbalar, bedelini ödeyecek aldığının komşudan.
Ver, al, al, ver. Ala-vere yani. Yani emeğe ve insana saygı dirilecek toprağın altından.
Kutsal olacak toprak ana – ana rahmi kadar. Emek egemen olacak sermayeye. Sermaye put kesilecek emeğe bir gün, yani meselâ.
Neredesin be Nazım?
Duydum ki URLA’ya gelecekmişsin bugün – yarın. Çocuklar gök mavisi giysilerini giymiş, beyaz yakalarında ay-yıldız ve ellerinde BİRLEŞİK dünya devletleri bayrağı, savaşsız, aç ve yoksulu kalmamış, barış içinde bir dünya özlemi içinde Tİİ-YATRO – Tİİ-YATRO düzeninde seni bekliyorlar.
Biz büyükler de bekliyoruz seni ama başımız önümüzde, utangaç, suçlu, korkak, hain kimimiz hattâ. Dünyayı biz bu hale getirdik de ondan.
Gel be Nazım, gelin be Neruda’lar, Namık Kemal’ler, Mustafa Kemal’ler, gelin de uyandırın bu miskin uyur-gezen kalabalığı. Naftalin kokan Nazım’cı ve Mustafa Kemal’ci geçinenleri, gardropçuları yani. Onları anlamayıp papağan gibi sadece satırlarını yineleyenleri. Hadi gelin artık, salon dolu, biletler tükendi, vakit de. Sizi bekliyor Urla Kültür Merkezinin salonunda Tİİ-YATRO.
Sevgili okuyucu; Oyunun başlamasına beş dakika kaldı. Lütfen yerinizi alın bir an önce. Biletiniz üzerinde sağdan birinci sıra cesaret, önden birinci sıra insana sevgi yazılı.
Hoş geldin be Nazım, HOŞGELDİN!
(*) Yargıtay E. Cumhuriyet Savcısı
OSMANLI’DAN BUGÜNE TÜRK BASINI VE YEREL BASIN İLE SORUNLARI ÇÖZÜM YOLLARI
16 Ocak 2010 Yazan Kalem
Kategori ALİ TÜRKHAZ, GUNDEM, YAZARLARIMIZ
Comments Off
Gazetemiz Demokrat Urla’nın Kültür eki olan bu yapıt ilk kez Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin 2008 yılı DİKİLİ ÇALIŞTAYI’nda yayınlanmış, hiçbir kişi ve kuruluşun katkısı olmadan hazırlanmış ve en son yasal hükümlere göre yeniden okuyucularımıza sunulmuştur.
ATATÜRK’ÜN BASINA İLİŞKİN ÖZLÜ SÖZLERİ
Efendiler:
Bir toplumun ortak ve genel duyguları, düşünceleri vardır. Toplumların değerleri, uygarlık dereceleri, istek ve eğilimleri ancak bu genel duygu ve düşüncelerin meydana gelmesi ve belirme derecesiyle anlaşılır. Bir toplumu yöneten insanlar için, toplumun talihi üzerinde hüküm vermek durumunda bulunan dostlar veya düşmanlar için ölçü, bu toplumun kamuoyundan anlaşılan yetenek ve değerdir. Öyleyse, milletler, kamuoyunu dünyaya tanıtmak zorundadırlar. Bütün dünya kamuoyunu dünyaya tanıtmak zorundadırlar. Bütün dünya kamuoyunu tanımak ise, hayat nedenlerinin düzenlenmesi için kuşkusuz lâzımdır. Bu konudaki araçların birinci ve en önemlisi basındır.
Basın, hiçbir sebeple baskı ve zorlamaya tabi tutulamaz.
Türk basını milletin gerçek sesinin ve isteminin belirdiği Cumhuriyet etrafında çelikten bir kale meydana getirecektir. Bir fikir kalesi, anlayış kalesi. Basından bunu beklemek, Cumhuriyetin hakkıdır. Bugün milletin içtenlikle birleşmiş ve dayanışmış bulunması zorunludur. Kamunun esenliği ve mutluluğu bundadır. Mücadele bitmemiştir. Bu gerçeği milletin kulağına, milletin vicdanına gereği gibi ulaştırmada basının görevi çok ve önemlidir. (Şubat 1924, S.D. II)
“Cumhuriyet devrinin kendi zihniyet ve ahlakıyla donanmış basınını yine ancak Cumhuriyetin kendisi yetiştirir.”
“Basının tam ve geniş hürriyeti iyi kullanmasının, ne derecede nazik bir vaziyet olduğunu söylemeye lüzum görmem. Her türlü kanuni kayıtlardan evvel bir kalem sahibinin ilme, ihtiyaca ve kendi siyasi telakkilerine olduğu kadar vatandaşların hukukuna ve memleketin, her türlü hususi telakkilerin üstünde olan, yüksek menfaatlerine de dikkat ve hürmet etmek manevi zorunluluğu, asıl bu mecburiyettir ki umumi düzeni temin edebilir.
Bununla beraber bu yolda yanılma ve kusur olsa bile; bu kusuru düzeltecek etken ve vasıta; basın hürriyetinden doğan mahzurların giderilme vasıtası, yine basın hürriyetidir.”
“Matbuat hiçbir sebeple tahakküm ve nüfuza tabi tutulamaz.”
“Gazeteciler, gördüklerini, düşündüklerini, bildiklerini samimiyetle yazmalıdır.”
“Gazeteciler kanunun ve umumun menfaatlerinin aksine muamelelere şahit ve vakıf oldukları takdirde gerekli yayında bulunmalıdır.”

GİRİŞ
Basın’ın demokrasilerde önemi ve kültür-haberleşme özgürlüklerine katkısını tekrar lamaya gerek yok.
Yerelden genele. Hepimiz bu olgunun bilincindeyiz. Basın mesleğinde çalışanlar da yayıncısından eser sahibine, yayımcısından, muhabirine, hem bir anayasal görev yapmanın hem de bir endüstri dalının zincirinde birer ayrılmaz parçadırlar. Hepsi birlikte bir değer ifade eder. Birinin yokluğu sistemin tıkanması sonucunu doğurur. Bilgi toplama yoksa haber de yoktur. Haber yoksa sayfa düzenlemesi de baskı da yoktur. Yayından da haber alma özgürlüğünden de söz edemeyiz. Ötekilerde de durum aynıdır.
Okuyucu için olay basittir. Parasını verir, bayiden bir gazete alır, okur, sonra bir geminin güvertesinde ya da otobüsün koltuğunda bırakır gider. Gerektiğinde açık bir alanda altına koyar ya da sofra bezi olarak kullanır, cam silme bezi olarak yararlanır ve atar.
Yerel basında durum biraz daha farklıdır.
Türkiye’nin hiçbir kasabasında yerel gazeteye para verilmez. İstisnaları dışında tabi.
Sanki her hafta bedava dağıtılması farz olan, geciktiğinde hesap sorulan bir meta’dır o.
Haber nasıl toplanır, nasıl yazılır, tasarım nasıl yapılır ve cümle düşüklükleriyle imla hatalarının giderilmesi için sabahlara kadar nasıl göz nuru dökülür, o yazıyı yazmak için kaç sayfa kitap okunur, bilgisayar başında kaç saat pineklenir, okuyucuyu hiç ilgilendirmez.
Ham kâğıt tonu kaç dolardan alınmış, kesimi ve katlanması, baskı gideri, işçilik sarf malzemesi için ne kadar harcama yapılmıştır, yayın nasıl en kısa zamanda okuyucuya ulaşır ve okuyucunun tepkisi ne olacaktır gibi sorular abesle iştigaldir okuyucu için.
O bedava gazeteyi alır, okur, şeyinin altına koyar ya da sofra bezi gibi yayarak üzerine peynir, zeytin ve karpuzunu keserek afiyetle yer ve orada öylece bırakır. Bir yel eser, gazete sayfaları kuru yapraklar gibi kaldırımlar üzerinde paramparça olacağı ve toprağa karışacağı bir süreç içine girer.
Amacımız gazete ve gazetecinin bu trajedik yaşamını anlatmak değil, onun ve ona can verenlerin sorunlarının dile getirilmesi ve bu sorunların çözümüne bir nebze de olsa katkı koyabilme hizmetidir.
Buna bir tür durumdan görev çıkarmak da diyebilirsiniz.
Bu bağlamda gerçek anlamda çalışan-emekçi gazetecilerin bayramı olarak kabul edilen 10 Ocak yıldönümü kutlu olsun!
10.01.2010- -ilk basımı: 30 Mayıs 2008 Urla
TARİHÇE
OSMANLI DÖNEMİ
“Türkiye’de yayınlanan ilk gazete, Fransa’nın İstanbul elçisi Verniac’ın 1795′de Fransızca olarak yayımladığı “Bulletin des Nouvelles” (Haberler Bülteni) ve Albert Dubaye’nin 1796′da, 15 günde bir çıkardığı “Gazette Française de Constantinople”du. (İstanbul’un Fransız Gazetesi)
• Bu gazeteleri daha sonra 1824′de İzmir’de çıkan aylık “Le Smyrneen”, haftalık “Le Spectateur Oriental” ve 1828′de çıkan, haftalık “Le Courrier de Smyrne” izledi.
• Bugünkü Türkiye sınırları içinde yayımlanan ilk Türkçe gazete, 11 Kasım 1831′de çıkan “Takvim-i Vekâyi”dir.
• Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın 20 Kasım 1828′de Kahire’de çıkarttığı “Vekâyi-i Mısriye” ise, Osmanlı ülkesinde çıkan ilk Türkçe-Arapça gazeteydi.
• II.Mahmut’un girişimiyle gerçekleşen Takvim-i Vekâyi, devletin resmi sözcüsüydü ve çıkışından kısa bir süre sonra Arapça, Farsça, Fransızca, Rumca, Ermenice ve Bulgarca nüshaları da yayımlandı.
• Takvim-i Vekâyi’den sonra ikinci Türkçe gazete olarak 1 Ağustos 1840′ta, William Churchill tarafından yarı resmi “Ceride-i Havadis” yayımlandı. Daha çok siyasal ve ekonomik haberler veren Ceride-i Havadis, sütunlarında özel ilanların yer aldığı ilk gazeteydi.
• İlk Türkçe dergi olan “Vekâyi-i Tıbbiyet” ise 1849′da yayımlanmaya başladı.
• 1840′larda İzmir ve İstanbul’da birçok Rumca, Ermenice ve Bulgarca gazete çıktı. 1850′lerde iki Türkçe gazeteye karşılık bu iki kentte başka dillerde 16 gazete yayımlanıyordu.
• 1853-1855 Kırım Savaşı ile ilgili haberlerle birlikte basının giderek etkili olduğu görüldü. 1854 ve 1856′da basımevlerine ilişkin ilk iradeler yayımlandı. 1856 tarihli irade, basımı izne bağlıyordu. 1857 Matbaa Nizamnamesi’yle de ön denetim ve izin koşuluna yasal düzenleme getirildi.
• 21 Ekim 1860′ta “Tercüman-ı Ahval”in yayımlanmasıyla Osmanlı-Türk basınında yeni bir dönem başladı. Bu tarih Türk gazeteciliğinin başlangıcı olarak da kabul edilir. Agâh Efendi ile Şinasi’nin çıkardığı Tercüman-ı Ahval, özel girişimle yayımlanan ilk Türkçe gazeteydi ve önceleri haftada iki gün çıkıyordu. Gazete 11 Mart 1866′da yayımına son verdi.
• Ekonomi, sanayi ve ticaret, eğitim gibi konularda araştırmalara yer veren Tercüman-ı Ahval’i daha ileri bir adımla Tasvir-i Efkâr izledi. eni Osmanlılar hareketinin önde gelenlerinden Şinasi’nin 27 Haziran 1862′de çıkardığı gazetenin yayımını daha sonra Namık Kemal ve Recaizade Ekrem sürdürdü. Gazete 1868′de kapandı.
• Bundan yaklaşık bir yıl önce, 1 Ocak 1867′de Filip Efendi’nin sahibi olduğu ve Ali Suavi’nin yönettiği “Muhbir” çıkmıştı. Dönemin yönetim biçimini sert bir dille eleştiren bu gazete, seçenek olarak meclis sistemini öneriyordu. Yurtdışına kaçan Ali Suavi’nin kısa bir süre sonra 31 Ağustos 1867′de Londra’da yayımladığı Muhbir, yurtdışında çıkan ilk Türkçe gazete oldu. Yeni Osmanlılar arasındaki görüş ayrılıkları ve Mustafa Fazıl Paşa’nın parasal desteğini çekmesi üzerine de 3 Kasım 1868′de kapandı.
• 1864 Matbuat Nizamnamesi ile basında ön sansür kaldırılmış, basın rejimi Batı ülkelerindeki gibi özgür kılınmaya çalışılırken, bu tarihe değin daha serbestçe yayın yapan yabancı gazetelere de yerli basındakine benzer sınırlama getirilmişti. Bu nizamnameyle basın suçları Meclis-i Ahkâm-ı Adliye adını taşıyan temyiz mahkemesinde yargılanacaktı. Yasa sansürü kaldırmakla birlikte ağır hapis ve para cezası getirmişti.
• 1865′ten sonra basında yönetime karşı eleştiriler daha da radikalleşince, 1867′de Âli Kararname ile basın denetim altına alındı. Âli Paşa’nın çıkardığı kararname, Matbuat Nizamnamesi’ne karşı hükümete gazeteleri kovuşturma hakkını veriyordu. Bu uygulama Tanzimat’ın son temsilcisi olan Âli Paşa ile Yeni Osmanlılar arasındaki ayrılıkları daha da derinleştirdi. Yeni Osmanlıların birçoğu yurtdışına kaçtı ve Paris, Londra, Cenevre, Kahire gibi kentlerde, “Hürriyet”, “Ulûm”, “İnkılâp”, “Hayal”, “İstikbal” gibi gazeteleri çıkardılar. Bunların arasında en etkili olanı Namık Kemal ile Ziya Bey’in 29 Haziran 1868′de Londra’da çıkardıkları hürriyet’ti. İlk sayısında Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nce haftada bir kez çıkarıldığı yazılı olan gazete, 3 Nisan 1870′teki 89. Sayıdan başlayarak Cenevre’de çıktı ve 22 Haziran 1870′teki 100. Sayısıyla kapandı.
• Ali Efendi’nin “Basiret”i, Âli Kararname’den yaklaşık üç yıl sonra, 23 Ocak 1870′te çıkmaya başladı. Gazete Ali Suavi’nin Çırağan Olayı’ndan bir gün önce yayımlanan yazısı gerekçe gösterilerek 20 Mayıs 1878′de kapatıldı. Ali Efendi gazetesinde 1870-1871 Fransız- Alman Savaşı sırasında Almanya’yı destekleyen yazılara yer verdiği için Almanlardan para yardımı almış ve böylece Basiret de yabancı bir devletten yardım alan ilk Türk gazetesi olmuştu. Yeni Osmanlıların ılımlı grubunun yazılarına yer veren Basiret’in tirajı, habere önem vermesi ve gazetecilikteki başarısı sonucu 1871′de 10 bini bulmuştu.
• Basiret’ten kısa bir süre sonra, “İbret” yayımlandı. İbret, Ahmet Mithat Efendi’nin yönetimine geçtiği 1872′den sonra birkaç kez kapatıldı. En çok 25 bin satan ve tirajı 12 binin altına düşmeyen gazete, 4 Nisan 1873′te tümüyle kapatıldı, Ahmet Mithat, Ebüzziya Tevfik ve Namık Kemal sürgüne gönderildiler.
• Basın üzerindeki baskıların artmaya başladığı 1873′ten sonra mizah basını ile yerel basında bir yaygınlaşma görüldü. 1867–1878 arasında yalnızca İstanbul’da yayımlanan gazete ve dergi sayısı 113′tü.
• II. Abdülhamid’in tahta çıkmasından sonra ilan edilen Kanun-ı Esasi’nin 12.maddesi “basın kanun dairesinde serbesttir” hükmünü getirmişti. Ama basına tanınan bu özgürlük kısa sürdü. Mithat Paşa’nın sadrazamlıktan alınmasından hemen sonra 19 Mart 1877′de yayımlanan bir irade ile basın, hükümetin çalışmalarına yönelttiği eleştiriler konusunda uyarıldı.
• Meclis’in dağıtıldığı 1878′den sonra da çeşitli sansür kurulları kuruldu, basına sansür uygulanmaya başladı. 1880′de uygulama daha da genişletilerek siyasal olmayan gazete ve dergiler de sansür kapsamına alındı. 1888 ve 1894 Matbaa Nizamnameleriyle önce basım evleri sonra da kitapçılar denetim altına alındı. 1887′ye kadar yeni süreli yayın sayısı yılda 9-10 iken, bu tarihten sonra büyük bir düşüş oldu ve yeni yayın sayısı yılda bire kadar indi.
• II. Abdülhamid döneminde yayımlanan en önemli gazete, Ahmet Mithat’ın 26 Haziran 1878′de çıkarmaya başladığı “Tercüman-ı Hakikat”ti. Gazete, yönetime karşı siyasal muhalefet yapmak yerine halkı eğitici ve okuma alışkanlığı kazandırıcı bir yayın politikası izledi. “İkdam”, “Sabah”, “Saadet”, “Tarik” gazeteleri ile “Servet-i Fünun” ve “Malûmat” dergileri de benzer bir çizgide çıktı.
• Aynı dönemde Jön Türkler yurtdışında yönetime muhalif gazeteler yayımladılar. Bu gazetelerin en önemlileri “Mizan”, “Meşveret”, “Osmanlı” ve “Şûra-yı Ümmet”ti.
• II. Meşrutiyet’in ilanı üzerine gazeteler, 25 Temmuz 1908′de sansürsüz ve ön denetimsiz çıktı. Gazetelerin bu ortak hareketi basın rejimini değiştirmiş ve basın tarihinde yeni bir dönem başlatmıştı. Basında patlamanın olduğu 1908–1909 yıllarında yalnızca İstanbul’da 353 gazete ve dergi yayımlandı. Her türlü düşüncenin savunulabildiği bu ortama ilk tepki 31 Mart Olayı ile geldi. Derviş Vahdeti’nin çıkardığı “Volkan” gazetesi bu olayın çıkmasında rol oynamış ve kapatılmıştı.
• 31 Mart Olayı’na karşın, Kanun-ı Esasi’nin 12.maddesinde yer alan, basının yasalar çerçevesinde özgür olduğu ve hiçbir biçimde ön denetimden geçirilemeyeceği ilkesi, bir dizi değişiklikle birlikte 1931′e kadar yürürlükte kaldı.
• II. Abdülhamid döneminde çıkmaya başlayan, İkdam, Sabah, Tercüman-ı Hakikat ve Saadet, II. Meşrutiyet’in en önemli gazeteleriydi. Bu yeni dönemde İkdam’ın tirajı yaklaşık 40 bindi.
• Bunların yanı sıra “Yeni Gazete”, “Tanin”, “Peyam” gibi yeni gazeteler de yayın yaşamına girdi. Hüseyin Cahit’in 1 Ağustos 1908′de çıkardığı Tanin, İttihat ve Terakki’nin savunuculuğunu yaptı, bu tutumunu Cumhuriyet döneminde de sürdürdüğü için 16 Nisan 1925′te kapatıldı. Peyam ise Ali Kemal tarafından 29 Kasım 1913′te İttihat ve Terakki yönetimine muhalif bir gazete olarak çıkarıldı. 1920′de de Sabah gazetesiyle birleşerek “Peyam-ı Sabah” adını aldı.
• İlk sosyalist yayınlar da bu dönemde çıktı. Bunların arasında “İştirak”, “Sosyalist”, “İnsaniyet”, Medeniyet” ve “İdrak” sayılabilir.
• Mütareke döneminde, yeni çıkan ya da yayımını sürdüren gazetelerde başlıca iki eğilim vardı. Peyam-ı Sabah, Alemdar, İstanbul gibi gazeteler İstanbul Hükümeti’ni desteklerken, Vakit, Akşam, Yeni Gün ve İleri gazeteleri Anadolu’daki direnişi savundular.
MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ
• Öte yandan Anadolu’da Mustafa Kemal, “İrade-i Milliye” gazetesinin kurulmasına öncülük etti, daha sonra “Hakimiyet-i Milliye”yi yayımlattı. 14 Eylül 1919′da Sivas’ta çıkarılmaya başlayan İrade-i Milliye, Sivas Kongresi kararlarının yayılmasında etkili oldu. İlk sayısı 10 Ocak 1920′de Ankara’da yayımlanan Hakimiyet-i Milliye, önceleri haftada iki gün çıkarken, Şubat 1921′de günlük gazeteye dönüştü. Cumhuriyet döneminde Halk Fırkası’nın sözcüsü durumuna geldi, 1934′te de “Ulus” adını aldı.
• Yunus Nadi tarafından İstanbul’da çıkarılan Yeni Gün, 1920′de Ankara’ya taşınarak Anadolu’da yayımlanan ve Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen gazeteler arasına katıldı
• Bunların dışında “Yeni Adana”, Konya’da “Babalık”, Balıkesir’de “Doğru Söz”, Erzurum’da “Albayrak”, Kastamonu’da “Açıksöz” de Anadolu’daki mücadeleyi destekleyen gazetelerdi. Ayrıca 6 Nisan 1920′de, Türk ve dünya kamuoyunu Kurtuluş Savaşı konusunda bilgilendirmek amacıyla “Anadolu Ajansı” kuruldu.
CUMHURİYET DÖNEMİ
• 29 Ekim 1923, Cumhuriyetin ilanından sonra başkentin Ankara olmasına karşın İstanbul yine basının merkezi olarak kaldı. Milli Mücadele’ye karşı çıkan İstanbul gazeteleri, Ankara Hükümeti’ni eleştirmeyi sürdürdüler. Tanin, Tevhid-i Efkâr ve İkdam’ın, 10 Kasım 1923′te, İstanbul Barosu başkanı Lütfi Fikri’nin halifeliği savunan bir yazısını yayımlamaları üzerine, bu gazetelerin sahipleri ve başyazarları olan Hüseyin Cahit, Velid Ebüzziya ve Ahmet Cevdet, İstiklal Mahkemesine verildiler ama beraat ettiler.
• Bu arada İstanbul’daki muhalif gazetelere, Ahmet Emin, Ahmet Şükrü ve Enis Tahsin’in 26 Mart 1923′te çıkardıkları “Vatan” da katılmıştı.
• 5 Ocak 1924′te Mustafa Kemal, muhalif gazetelerin yeni rejime uyum sağlamaları isteğiyle Vatan, Tercüman-ı Hakikat, Akşam, İleri ve İkdam gazetelerinin sahip ve başyazarları ile bir toplantı yaptı, ama bundan olumlu bir sonuç alınamadı.
• Yunus Nadi’nin 8 Mayıs 1924′te yayımlamaya başladığı “Cumhuriyet”, İstanbul’da Ankara Hükümeti’ni destekleyen ilk önemli gazete oldu.
• Doğu Anadolu’da baş gösteren Şeyh Sait Ayaklanması’ndan hemen sonra 4 Mart 1925′te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile Tevhid-i Efkâr, Sebilü’r-Reşad, Aydınlık, Resimli Ay, Vatan ve bazı yerel gazeteler kapatıldı.
• Ankara ve İstanbul’da kurulan iki küçük vericiyle, 1927 yılında ilk düzenli radyo yayını başladı.
• 1928′de Arap harfleri yerine Latin alfabesinin kabul edilmesi üzerine gazeteler önemli tiraj kayıplarına uğradı. Bir bölümü de kapanmak zorunda kaldı. Bazı gazeteler hükümetin maddi desteğiyle ayakta durmaya çalışırken, 1930′da çıkan ve Serbest Cumhuriyet Fırkası yanlısı olan “Yarın” gazetesi, 50 bin tiraja ulaştı ama partinin feshedilmesinden sonra kapatıldı.
• 1931′de çıkarılan ve Cumhuriyet döneminin ilk basın yasası olan Matbuat Kanunu hükümete, ülkenin genel politikasına aykırı yayınlardan dolayı gazete ve dergi kapatma yetkisi tanıdı. 1933′te Matbuat Umum Müdürlüğü’nün yeniden örgütlenmesi, 1934′te de yetkilerinin genişletilmesiyle basın üzerindeki denetim daha da arttı. Matbuat Kanunu’ndaki 1938 değişikliği, basına sansür konmasının yanı sıra, basında çalışanlara da sınırlamalar getirdi.
• 1931′de yeni rejimin siyasal uygulamalarına ideolojik bir bütünlük kazandırmak düşüncesiyle “Kadro” dergisi yayımlanmaya başladı. Ertesi yıl Ahmet Ağaoğlu, “Akın” gazetesinde devletçilere karşı yoğun bir polemiğe girişti, ama gazete kısa bir süre sonra kapatıldı. Öte yandan 1930′larda “Ülkü”, “Fikir Hareketleri”, “Varlık”, “Yeni Adam”, “Yedi Gün”, “Yücel” ve “Aydabir” gibi yeni dergiler yayın yaşamına girdi. İlk, Türkiye Basın Kongresi’nin yapıldığı 1935′te, 38′i günlük olmak üzere 116 gazete ve 127 dergi yayımlanıyordu.
• II. Dünya Savaşı sırasında Türk basınında savaştakine benzer bir cepheleşme ortaya çıktı. Tan, Vatan, Akşam ve Tanin “demokrasi cephesi”nde yer alırken, Tasvir-i Efkâr, Cumhuriyet gibi bazı gazeteler de Almanya’yı desteklediler. Bu arada, 4 Aralık 1945′te Tan gazetesi saldırıya uğradı ve bazı solcu gazeteler kapatıldı.
• II. Dünya Savaşı’ndan sonra çok partili döneme geçilirken basına da bir ölçüde özgürlük tanındı. Bu dönemde “Gün”, “Gerçek”, “Yığın”,”Zincirli Hürriyet”, “Markopaşa” ve “Milliyet” gibi yeni gazete ve dergiler yayımlandı.
• Bir mizah gazetesi olan Markopaşa, sürekli kapatıldığı için değişik adlarla birçok kez yeniden çıktı.
• Demokrat Parti’yi desteklemeye başlayan Vatan ve Cumhuriyet’in bu dönemdeki tirajları yaklaşık 50′şer bindi. DP’nin yayın organı ise 1949-1960 arasında “Zafer” gazetesiydi.
• DP’nin iktidara gelmesinin hemen ardından çıkarılan 15 Temmuz 1950 tarihli Basın Kanunu, daha liberal bir rejim getirdi, ama kısa bir süre sonra basın özgürlüğünü kısıtlayıcı uygulamalara gidildi.
• İstanbul Teknik Üniversitesi, 1952′de ilk televizyon yayınını gerçekleştirdi.
• 1954′te çıkarılan Neşir yoluyla ve Radyo ile İşlenecek Bazı Cürümler Hakkında Kanun ile suç sayılabilecek yazı hakkında savcılık doğrudan soruşturma açabilecekti.
• 27 Nisan 1960′ta kurulan Tahkikat Komisyonu gazete ve dergileri kapatma, basım ve dağıtımı engelleme, gazetecileri sorguya çekme gibi yetkilerle donatıldı.
• 1953′te Cumhuriyet Halk Partisi’nin yayın organı Ulus kapanırken, “Halkçı”, “Dünya” ve “Akis” gibi iktidara muhalif yeni gazete ve dergiler yayımlandı. Bunlardan Akis, bir sayısını 150 bin adet satarak Türk dergicilik tarihinde rekor kırdı.
• Bu tarihten sonra, yayımını sürdüren gazete ve dergilerin yanı sıra yeni yayınlar çıkarıldı. 20 Aralık 1961′de yayımlana “Yön”, uzun süre sol görüşlerin tartışıldığı bir dergi oldu. Ardından Türkiye İşçi Partisi’nin yayın organı “Sosyal Adalet”, “Ant”, “Emek”, “Türk Solu” ve “Aydınlık” gibi sol görüşleri temsil eden dergiler, “Türk Düşüncesi”, “Hareket” ve “Toprak” gibi sağ görüşlü dergiler yayımlandı.
• 1971 sonrasının önemli bir özelliği de basında teknik açıdan gelişmelerin olması ve renkli ofset basıma geçilmesiydi.
• 1973 seçimlerinden sonra basında yeniden canlanma görüldü. Bülent Ecevit “Özgür İnsan” adlı aylık dergiyi çıkarırken, Milli Selamet Partisi “Milli Gazete”yi, Milliyetçi Hareket Partisi de “Her gün”ü yayımlamaya başladı. Bunların yanı sıra sol kesim tarafından “Politika”, “Vatan”, “Ürün”, “Demokrat” gibi gazete ve dergiler yayımlandı. Bu arada İzmir’de çıkan “Yeni Asır” da 50 bini aşan tirajıyla tek etkin bölge gazetesi durumuna geldi.
Günümüzde yeni Basın Yasası anlamında günlük olarak yayınlanan başlıca gazeteleri şöylece sıralayabiliriz;
Cumhuriyet, Vatan, Milliyet, Hürriyet, Yeni Asır, Gözcü, Akşam, Sabah, Habertürk, Türkiye, Milli Gazete, Yeni Çağ, Yeni Şafak, Taraf, Radikal, Şok, Birgün, Posta, Vakit, Zaman, Evrensel, Star, yeni Asya, Güneş, Ortadoğu, Takvim, Bugün ve diğerleri.
Bölgesel Yayın yapan gazeteler ise daha çok büyükşehir belediye sınırları içerinde bulunan gazeteler ve yayın süresi genellikle haftalık olan, çeşitli başlıklar altında yayınlandıkları il ya da ilçenin adını alan gazetelerdir.
Yerel gazete anlamında ne yazık ki ilerideki sayfalarda sözünü edeceğimiz ve basın ilan kurumu kanunu ile ilgili genelgeleri uyarınca gelirleri ve çalışma alanları giderek yok olmaya yüz tutan, kendi olanaklarıyla masa üstü makineleri ve tipo makinelerde yayın yapabilen kadrosu kısıtlı, herhangi bir sosyal güvenliği olmayan irili ufaklı gazeteler, birer ikişer kapanmaya ya da deyimi yerinde ise minibüs seferlerinde olduğu gibi yolcu doldukça kalkan yani yeterli ilan aldıkça yayınlanan süresi belirsiz, gazete (mevkute) kavramına ne literatür ve ne de basın yasasının anlamı kapsamında gazete sayılmayacak yayın organlarıdır.
YASAL GELİŞMELER
1950 yılından beri yürürlükte olan 5680 sayılı Basın Kanunu 2004 yılı Haziran ayından bu yana yürürlükten kalkmış yerine bu tarihte 5187 sayılı Basın Kanunu yürürlüğe girmiştir.
Bu yasanın getirdiği en önemli yenilik basımcı ve yayıncının mülki amir yerine C.Savcılığına bildirim yükümünü getirmiş olmasındadır.
Amaç da keyfiliği önlemek, yargısal güven ve güvence sağlamak, yargısal denetim sağlamaktır.
Basımcı ile yayıncının, basılan –yayınlanan yayını yasanın öngördüğü süre içinde(aynı gün) ve yayın ile yayıncının ayrıntılı bilgilerini açık ve seçik olarak bildirmesi de başka bir beklenen olumluluktur.
Böylece bir yayın nerede ve ne zaman basılmış, yayın yeri ve sahibi ile sorumlu yazı işler müdürü, yayının türü, süresi, periyodu, yayın tarihi ve sayısı, kaç sayfa olduğu, kaç adet basıldığı gibi bilgileri künyesinden açıkça belli olacak, şeffaflık sağlanabilecektir.
Ama madalyonun bir de öteki yüzü vardır ki o da uygulamada büyük bir boşluk yaratmış, iyi niyetli olmayan basım ve yayın sahiplerinin bu kutsal görevi kötüye kullanmalarına olanak sağlamıştır.
*Yürürlükten kaldırılan 5680 sayılı yasanın ikinci maddesi yasanın kapsamının “basılmış eser” ile sınırlı olduğunu tanımlar ve süreli her türlü yayını tek kavramla “mevkute” olarak tanımlarken, bu kavramın açıklaması ile ilgili bir sonraki maddede ise basılmış eseri” neşredilmek üzere tabi aletleriyle basılan ve her türlü vasıtalarla çoğaltılan yazı ve resimler gibi eserler” olarak açıklarken, yasa koyucu basılmış eser kavramına ”yayımlanmak üzere her türlü basım araçları ile basılan veya diğer araçlarla çoğaltılan yazı, resim ve benzeri eserler ile haber ajansı yayınları” tanımı ile genişlik kazandırmıştır.
*Yasanın uygulanmasında yeni kurumlar ve kavramlar da kazandırılmış. Yayım, yayımcı, Yayın, yayıncı, süreli-süresiz yayın, yaygın, bölgesel ve yerel süreli yayın, eser sahibi, tüzel kişi temsilcisi gibi kurum ve kavramlara açıklıklar getiriyor.
*Yasanın ilgili yaptırımları, uyulması gerekli koşullarında da yaygın, bölgesel ve yerel süreli yayınlarla sorumlularına farklı yükümlerle yaptırımlar öngörüyor.
*Süreli yayınlarda yayının çıktığı gün içinde İMZALI iki nüshasının basıldığı ve yayınlandığı yer C.Savcılığına alındı belgesi karşılığı teslimi de yayının yasallığı, sürekliliği ve yasa hükümlerine uygunluğu, yürürlükteki yasalara aykırı bir yayın bulunup bulunmadığının denetlenmesi, kamu düzeninin sağlanması bakımından emredici bir hüküm olarak yer alıyor ve çeşitli ceza yaptırımları ile karşılanıyor
*Basılmış eserlerin tümünde “basıldığı yer ve tarih, basımcı ve varsa yayıncının adları, işyerleri yönetim yeri ve sorumlusu, yayın türü de tersi ceza yaptırımları ile karşılanan olması gerekli bilgiler arasında yer alıyor.
*Sorumlulukta genel olarak sübjektif sorumluluk ilkesi benimsenir ve yayından dolayı sorumluluk genel olarak ESER SAHİBİ ne yüklenirken, eser sahibinin bulunamaması ya da belli olmaması hallerinde sorumlu müdür ve öteki görevlilere yönlenebiliniyor, ancak sorumlu yazı işlerine bu görevlerinde yayıncı ve yayımcılar gibi sadece para cezası verilebiliyor.
*Dava açma sürelerini ise günlük sürelilerde iki, ötekilerde dört ay olarak saptayan yasa bu davaları acele işlerden saydığı gibi ağır cezalık suçlar dışındakileri asliye caza mahkemelerini yargı yeri olarak belirliyor.
*Hükmolunan hapisten çevrilme ya da temel ceza olarak verilmiş para cezalarının ödenmemesi halinde genel suç ve cezalardan farklı olarak beher gün üzerinden para cezası hapis cezasına çevrilemiyor.
*Yargıyı etkileme ve kamuoyunu yönlendirme amacına yönelik olarak getirilen bir yenilik de(Madde 19)
*Kamu hukuku ve ceza hukuk hükümleri dışında özel hukuk hükümleri bakımından yasa esas olarak eser sahibi ile yayın sahibini ya da temsilcini sorumlu tutuyor. Yayının her hangi bir şekilde devri halinde devreden yayıncı ile devredenin ortak ve zincirleme olarak sorumluluk öngörülüyor.
*Bir süreli yayını kaynak göstermeden yayınlayanlara ağır para cezaları öngörülüyor.
SORUNLAR
*Yazılı ve görsel medyadaki kavram kargaşası bu alanda var olan yasa ve tüzüklerle yönetmelikler, Basın İlan Kurumu Genel Kurul Kararları arasındaki kavram kargaşasından kaynaklanmıştır.
*Mevzuatın içindeki bu kargaşa BASIN MENSUPLARI arasında da huzursuzluk yaratmaktadır.
Öyle ki kimin gazeteci, kimin yazar ve çizer olduğu, görsel basındaki kişilerin de bu yasalar korunmasında olduğundan kendilerini gazeteci olarak tanımlamalarına kadar varmıştır.
*Öte yandan yazılı basın mensupları gazetecilik niteliği için bu alanda lisans ve lisansüstü eğitimi önkoşul olarak görmekte, bu okullar dışındaki okul mezunlarını hangi yüksek okul ve üniversite mezunu olursa olsun gazeteci olarak kabul etmemektedir.
*Basın İlan Kurumu’nun ”gazete” tanımı da yasadaki açık hükümlere karşın baskı makineleri ile de basılmış olsa “matbaada basılmadıkça ve ek bazı koşulları içermiyorsa o gazeteyi resmi ve özel ilan alma hakkı bakımından “gazete “vasfında saymamaktadır.
*Yasalardaki boşluklar ve kavram kargaşaları Türk Medya dünyasında deyimi yerinde ise “genetiği değişmiş medya ürünleri doğurmaktadır. İki sayfalık A–3 denilen ve künyesi belli olmayan “mevkute”lerle internet dünyası içinde TV canlı yayını yapan WEB sayfaları, denetimsiz ve standartlara aykırı kopya kitap, CD, VCD ve DVD’ler insanoğlunun ekonomik kayıpları bir yana göz ve kulak sağlığını da olumsuz etkilemektedir.
*Bu durumda neyin gazete-dergi, kimin gazeteci olduğu sapla saman örneği karışmıştır.
*Yeni yasanın görevli kıldığı Cumhuriyet Savcıları ise yoğun iş yükü nedeni ile yargı çevrelerinde yayınlanan basılı eserleri ve süreli yayınları öz ve biçim olarak yeterince denetleyememektedirler. Büyük illerdeki basın savcılarının çalışma koşulları ise yetersizdir.
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
Hemen hepimizi, yaygın ya da bölgesel, yerel ya da genel medyayı “basılı ve görsel olanlar dâhil” yakından ilgilendiren bu kargaşanın giderilmesi için, *Öncelikle bu konudaki tüm mevzuat kendi arasında yasalardan başlayarak çelişik hükümleri, çağın yapısının gerisinde kalmış normlar bir bütün halinde mümkünse tek yasa halinde toplanmalıdır.
*Bu yasa ile gazete, dergi, kitap, ajans bülteni ve bülten, radyo, TV, internet kavramları en ince ayrıntısına kadar tanımlanmalıdır.
*Basın mesleğini yerine getiren eser sahibi, yönetici, fikir emekçisi ve her türlü çalışanla ilgili düzenleyici hükümler ortaya konulmalı, sosyal güvenlik, iş güvencesi, devlet desteği ve yargı denetimi etkinleştirilmelidir.
*Süreli yayınların yayın ile ilgili olarak bulundurması gereken bilgiler yılda bir denetlenmeli, yasal uyarı ve yaptırımlar devreye sokulmalıdır.
*Ülke genelimde sayıları yüzlerle izah edilebilen ve binlerce insana istihdam alanı sağlayan bu iş koluna Atatürk’ün verdiği önem yeniden işlerlik kazanmalı, basın yerel yönetimlerin dili,sesi ve tercümanı olmalıdır.
Demokrasinin ayrılmaz bir parçası olan fikir özgürlüğünün, sayıları az da olsa bir kısım medya mensuplarınca kötüye kullanılmaması için caydırıcı önlemler alınmalı ama öte yandan yerel basının yaşaması için gerekli olan gelir kaynakları azaltılmak yerine, ilan, reklam, sivil toplum örgütlerince abone olunması sağlanarak sürekliliği ve yaygın ve bölgesel basın ile arsında bulunan uçurum giderilmelidir.
*Mevcut yayın ve yayıncılarla basın mensupları genel bir denetime alınmalı, bu denetimde Belediye, SSK, Bağkur, Vergi Dairesi, Muhasebe sistemleri ve yargı ile ilgili konular genel bir denetimden en kısa zamanda geçirilmelidir.
*SSK ve BAĞKUR ile Vergi kayıp ve kaçakları, emtia giriş, sarf ve çıkışları bir sistem içinde, bilgisayar ortamında ve merkezi bir sistem kurularak her an kontrol edilebilir halde bulundurulması sağlanmalıdır.
*Özetle demokrasinin ve yerel kültürel kalkınma ile haber alma özgürlüğünün bu çilekeş fazilet ordusu ayağa kaldırılmalı, Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrası elde ettiği onurlu düzeye yeniden getirilmelidir.
*Üç büyük anakent çevresi içinde kalan ve bir matbaada Matbaalar Yasasıyla Basın Yasası hükümlerine uygun olarak, künyesindeki kurallara göre çalışan gazetelere, kendi yayın bölgelerinde Basın İlan Kurumu Genel Kurulu kararları kapsamında verilen ilanlardan, belli bir limitin altında olanlar bir dağıtım sırası ve maktu bedellerle ilan verilmeli, ancak en az baskı ve dağıtım-yayın işlemleri denetlenmelidir.
*Basın ilan kurumu mevzuatı ya da Basın Yasası kapsamında yayın yapan tüm gazetelerin yayın sahipleri bulunduğu il ya da Türkiye Gazeteciler Cemiyetine üye olmak zorunluluğu getirilmelidir.
*Türkiye Gazeteciler Cemiyetine üye olmak ile ilgili olarak dernekler Kanununa tabi olduğu halde her nasılsa onaylanmış hükümleri uyarınca eşitlik kuralına aykırı biçimde konulmuş bulunan barajlar kaldırılmalı ve üyelik koşulları kolaylaştırılmalıdır.
*Yerel gazeteler ile bölgesel yayın yapan gazetelerin çalışan personelinin sosyal güvenceleri yeni kurulmuş bulunan Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından yapılacak bir düzenleme ile kapsam içine öteki çalışanlar gibi alınmalı ve yaşam güvenceleri sağlanmalıdır.
*İlgili kurumlarca basın mesleğinde çalışanlara meslek içi eğitim ile ekonomik destek sağlanmalıdır.
TARİH BOYUNCA TÜRK BASIN ŞEHİTLERİ
-Hasan Fehmi Bey / Serbesti İstanbul 6 Nisan 1909
-Ahmet Samim / Sada-yı Millet İstanbul 19 Temmuz 1910
-Zeki Bey/Şehrah İstanbul 10 Temmuz 1911
-Şair Hüseyin Kami / Alemdar Konya 1912
-Hasan Tahsin / Hukuk-u Beşer İzmir 27 Temmuz 1919
-Silahçı Tahsin / Silah ve Bomba İstanbul 27 temmuz 1914
-İştirakçi Hilmi / İştirak Medeniyet İstanbul 1922
-Ali Kemal / Peyam-ı Sabah İzmit 1922
-Hikmet Şevket 1930
-Sabahattin Ali / Marko Paşa Edirne 1948
-Adem Yavuz / Anka Ajansı Kıbrıs 27 Ağustos 1974
-Ali İhsan Özgür / Politika İstanbul 21 Kasım 1978
-Cengiz Polatkan / Hafta Sonu Ankara 1 Aralık 1978
-Abdi İpekçi / Milliyet İstanbul 1 Şubat 1979
-İlhan Darendelioğlu / Ortadoğu İstanbul 19 Kasım 1979
-İsmail Gerçeksöz / Ortadoğu İstanbul 4 Nisan 1980
-Ümit Kaftancıoğlu / TRT İstanbul 11 Nisan 1980
-Muzaffer Fevzioğlu / Hizmet Trabzon 15 Nisan 1980
-Recai Ünal / Demokrat İstanbul 22 Temmuz 1980
-Mevlüt Işık / Türkiye Ankara 1 Haziran 1988
-Seracettin Müftüoğlu / Hürriyet Nusaybin 29 Haziran 1989
-Sami Başaran / Gazete İstanbul 7 Kasım 1989
-Kamil Başaran / Gazete İstanbul 7 Kasım 1989
-Çetin Emeç / Hürriyet İstanbul 7 Mart 1990
-Turan Dursun / İkibine Doğru ve Yüzyıl Dergileri İstanbul 4 Eylül 1990
-Gündüz Etil 1991
-Mehmet Sait Erten / Azadi Denk Diyarbakır 1992
-Halit Güngen / İkibine Doğru Diyarbakır 18 Şubat 1992
-Cengiz Altun / Yeni Ülke Batman 25 Şubat 1992
-İzzet Kezer / Sabah Cizre 23 Mart 1992
-Bülent Ülkü / Körfeze Bakış Bursa 1 Nisan 1992
-Mecit Akgün /Yeni Ülke Nusaybin 2 Haziran 1992
-Hafız Akdemir / Özgür Gündem Diyarbakır 8 haziran 1992
-Çetin Ababay / Özgür Halk Batman 29 Temmuz 1992
-Yahya Orhan / Özgür Gündem Ceylanpınar 9 Ağustos 1992
-Hüseyin Deniz / Özgür Gündem Ceylanpınar 9 Ağustos 1992
-Musa Anter / Özgür Gündem Diyarbakır 20 Eylül 1992
-Yaşar Aktay / Serbest Hani 9 Kasım 1992
-Hatip Kapçak / Serbest Mazıdağı 18 Kasım 1992
-Namık Tarancı / Gerçek Diyarbakır 20 Kasım 1992
-Uğur Mumcu / Cumhuriyet Ankara 24 Ocak 1993
-Kemal Kılıç / Yeni Ülke Şanlıurfa 18 şubat 1993
-Mehmet İhsan Karakuş Silvan 13 Mart 1993
-Ercan Güre / HHA 20 Mayıs 1993
-İhsan Uygur / Sabah İstanbul 6 Temmuz 1993
-Rıza Güneşer / Halkın Gücü 14 Temmuz 1993
-Ferhat Tepe / Özgür Gündem Bitlis 28 Temmuz 1993
-Muzaffer Akkuş / Milliyet 20 Eylül 1993
-Nazım Babaoğlu / Gündem 12 Mart 1994
-Erol Akgün / Devrimci Çözüm 1994
-Seyfettin Tepe / Yeni politika 28 Ağustos 1995
-Metin Göktepe / Evrensel İstanbul 8 Ocak 1996
-Kutlu Adalı / Yeni Düzen Kıbrıs 8 Temmuz 1996
-Selahattin Turgay Daloğlu İstanbul 9 Eylül 1996
-Reşat Aydın / AA, TRT 20 Haziran 1997
-Ayşe Sağlam / Derince 3 Eylül 1997
-Abdullah Doğan Candan / FM Konya 13 Temmuz 1997
-Ünal Mesuloğlu / TRT Manisa 8 Kasım 1997
-Mehmet Topaloğlu Kurtuluş Adana 1998
-Ahmet Taner Kışlalı / Cumhuriyet Ankara 21 Ekim 1999
BASIN İLÂN KURUMU TEŞKİLİNE DAİR 195 SAYILI
KANUN UYARINCA YAYINLANACAK İLÂN VE REKLÂMLAR İLE BUNLARI YAYINLAYACAK MEVKÛTELER HAKKINDA GENEL KURUL KARARI
İlân ve reklâmlar
Madde 2- Kurum’un yayınına aracılık edeceği ilân ve reklâmlar ile valiliklerin yayınına aracılık edeceği ilânlar şunlardır:
a) Kanun, tüzük veya yönetmelik gereği yayınlanması zorunlu olup da reklâm niteliği taşımayan ilânlar (özel derneklerinki hariç),
b) Merkezi yönetim bütçesine tabi idareler, il özel idareleri, belediyeler, köyler, kamu iktisadi teşebbüsleri, kamu hukuku tüzel kişiliğini haiz kuruluşlar ile sermayesinin yarısından fazlası bu kuruluşlara ait veya bunların % 50’den fazla sermaye payı olan iştiraklerinin resmî ilânları,
c) Yukarıdaki (b) bendinde anılan idarelere ait hususî ilân ve reklâmlar,
d) Kanunla kurulan müesseseler ile bunların iştiraklerine ait hususî ilân ve reklâmlar.
…..
Mevkute
Madde 5- Basın Kanunu hükümleri kapsamında yayınlanan ve Matbaalar Kanunu uyarınca beyanname veren matbaalarda basılan günlük veya günlük olmayan gazeteler ile belli aralıklarla yayınlanan dergiler, bu Karar’a göre mevkute (süreli yayın) sayılır.
Prova tezgâhları, bilgisayar yazıcıları, teksir, fotokopi ve her türden masa üstü dijital baskı yapan makinelerde basılan veya çoğaltılan ya da ansiklopedi, bülten gibi fasiküller halinde yayınlanan ve güncelliği olmayan yayınlar, adı ne olursa olsun resmî ilân ve reklâm yayınlama hakkı açısından mevkute sayılmaz. Haber ajanslarının yayınladığı bültenler bu hükmün dışındadır.
Yüzölçümü
Madde 19- Mevkutelerin sayfa, sayı ve ölçüsünün tespitinde, mutat olarak yayınlanmış bulunan bir nüshasına ait sayfalarının yüzölçümü toplamı esas alınır. Kurum veya valiliklere intikal ettirilmeyen veya genel dağıtımda yer almayan yerel ve sektör ekleri ile ayrı bir imtiyaz sahibinin olmasına rağmen, gazetenin promosyonu veya eki gibi verilen mevkuteler yüzölçümü toplamında dikkate alınmaz.
Resmî ilân yayınlayabilmek için, gazetelerin sahip olması gereken asgarî yüzölçümü ilgili bölümlerde belirtilmiştir.
Kadro
Madde 20- Gazeteler, gazete yayınından beklenen amacı gerçekleştirebilecek sayıda kadro ve bu kadrolarda, fikir işçilerine ilişkin çalışma ve sosyal güvenlik mevzuatına uygun olarak kendileri ile yazılı sözleşmeler yapılıp tam gün ve tam ay üzerinden ücretleri ödenen, sigorta primleri ile vergileri ödenmiş veya üç ay içinde ödenmek şartıyla tahakkukları yaptırılmış, fiilen çalışan fikir işçileri bulundurmak zorundadır.
Asgarî kadroda beyan edilen fikir işçileri çalıştıkları gazetelerde, yazılı sözleşmelerinde belirtilen görevler dışında iş yapamazlar. Bu fikir işçileri, başka bir işyerinde gazetecilik mesleği dışında herhangi bir faaliyette bulunamazlar. Bu kişilerin çalıştıkları gazetenin yayınlandığı yerde ikâmet etmeleri zorunludur. Fikir işçilerinin sayıları, görevleri, unvanları, nitelikleri ve diğer hususlar, gazetelerin yayın yerleri esas alınarak ayrı ayrı tespit edilir.
Gazete sahipliği
Madde 22- Gazete imtiyaz sahibi veya varsa Basın Kanunu hükümlerine göre tespit edilen tüzel kişi temsilcisi, kendi gazetesinin veya başka gazetelerin asgarî kadrosunda yer alamaz.
En az yayın hayatı süresi (Bekleme süresi)
Madde 24- İlân ve reklâm yayınlama isteğinde bulunan gazetenin, yayınlandığı yere göre tespit edilen yayın süresini doldurmuş olması şarttır. Bekleme süreleri ilgili bölümlerde gösterilmiştir.
Dizgi ve baskı tekniği
Madde 26- Gazetelerin rulo (bobin) veya düz tabaka kâğıt işleyen ofset makinelerde basılması şarttır. Ancak, Kurum’un resmî ilânlara aracılık ödevinde bulunduğu, İstanbul, Ankara ve İzmir illerindeki gazetelerin (5216 sayılı Kanun kapsamındaki gazeteler hariç olmak üzere), rulo (bobin) kâğıt işleyen ofset makinelerde basılması şarttır. Resmî ilânlara valiliklerin aracılık ödevinde bulunduğu yerlerdeki gazeteler düz tipo makinelerde de basılabilir.
Mücbir sebepler dışında, akşam gazetelerinin baskı işlemi tarihini taşıdığı gün saat 11.00′den, diğer gazetelerin baskı işlemleri ise tarihini taşıdığı günden bir önceki gün saat 14.00′den önce gerçekleştirilemez.
Gazetelerin baskılarını mücbir sebepler dışında ara vermeden, bir defada ve aynı matbaada tamamlaması gerekir.
Gazeteler, basın sanayiindeki gelişmelere uygun olarak, dizgi-tertip ve baskı tekniğine özen göstermek ve rahatlıkla okunabilmek için, baskı hatalarını en aza indirmek, dizgi-tertip ve baskı tekniğinin gerektirdiği her türlü tedbiri almak zorundadır.
Konu ve içerik
Madde 47- Gazetelerde yer alan haber, fotoğraf, resim, grafik, karikatür, röportaj, fıkra, makale, köşe yazısı, yorum, etüd, sair yazı ve benzerlerinin, gazetecilik açısından özgün, güncel ve gazetenin türüne uygun olacak bir değer ifade etmesi gerekir.
Ayrıca, gazeteler konu ve içerik itibarıyla, aşağıdaki türlerden birine dahil ve onun özelliklerine sahip olmalıdır.
a) Siyasî gazetelerin; iç ve dış siyasî olaylara, günlük haberlere, ekonomi, kültür, sanat, magazin ve spor konularına ve bunların yorumlarına yer vermesi,
b) Ticaret gazetelerinin; sanayî ve ticarî işlerle ilgili kişi ve kuruluşların ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte olması ve ekonomik, malî, sosyal konular ile iş hayatını ilgilendiren iç ve dış haberlere yer vermesi,
c) Meslek gazetelerinin konu olarak seçtiği mesleğin mensupları ve kuruluşlarının ihtiyaçlarına cevap verecek ve mesleğin gelişmesine katkı yapacak nitelikte olması.
Asgarî yüzölçümü
Madde 50- Günlük siyasî gazeteler ile ticaret ve meslek gazetelerinin, her sayısındaki sayfalarının yüzölçümü toplamı 1.60 metrekareden az olamaz.
Kaynakça: Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Basın – Orhan Koloğlu
HARF DEVRİMİNDEN ÖNCE VE SONRA TÜRK BASINI


İKİBİN DOKUZ BİR YERE GİTMİYOR ASLINDA
30 Aralık 2009 Yazan Kalem
Kategori ALİ TÜRKHAZ, GUNDEM, YAZARLARIMIZ
Comments Off

Hepimiz bir telaş içindeyiz 2009 u kovalamak için şu saatlerde. Kimimiz yaşam pahalılığının sona ermesini, kimimiz tekel işçilerinin haklarının verilmesini, kimimiz kozmik oda aramalarının sona ermesini, adı neyse iddianame sayfalarından süzülen korku imparatorluğunun yok olmasını umut ediyoruz 2010 da.
Yanılıyoruz aslında bir çocuk saflığında ve bir kez daha tüketim ekonomisinin kurbanı oluyoruz bir daha.
Giyecek adına, allı pullu giysi ve süsler alıyor, o canım çam ağaçlarına katliamı körüklüyor, yarısından fazlasını çöpe atacağımız bir yemek sofrası hazırlığı içindeyiz milyarlarca insan dünyada açlık ve yoksulluk içinde kıvranırken.
Oyuna geliyoruz.
Ne pahalılık sona eriyor, ne 123 milyar dolar dış borç eriyor, ne 12 milyon işsiz azalıyor, ne de demokrasinin olmazsa olmazı gerçek hukuk ve adalet geri geliyor ikibin onda.
Aynen devrediyor savaşlar, Amerikan işgalleri, emperyalist saldırılar hiç ara vermeden ve domuz gribi adını bile değiştirmeden giriyor yeni yıla.
Gelin hep birlikte bozalım bu oyunu bu günden itibaren. Her günkü gibi, hatta daha da tutumlu, sade ve ampullerimizi erkenden söndürerek güzel bir uyku çekelim şöyle. Düşmana inat. Oyuna gelmediğimizi haykırarak.
-Yemezler! Yemezler, bu sadece mermi ve silah satmaya yarayan bir tüketim ekonomisinin alçak bir tezgâhıdır diyerek ve benim Mehmedim bu kış ortasında karlar altında vatan borcunu öderken bize alkol alarak ve çılgın eğlenceler yaparak 2010 girmek yakışmaz feryadıyla.
İleride, hak ettiğimiz günlere mahsup etmeniz dileğiyle.
Acısız, özgür, emeğe saygılı, insanların “yaratılanı, yaratandan ötürü karşılıksız ve gerçek olarak sevmeleri dileğiyle nice yıllara!
ALİ TÜRKHAZ
OLAĞANÜSTÜ HAL HEM DE DERHAL!
13 Aralık 2009 Yazan Kalem
Kategori ALİ TÜRKHAZ, GUNDEM, YAZARLARIMIZ
Comments Off

Anayasa Mahkemesi Hukuk Devleti’nin gereğini oybirliği ile yerine getirmiştir.
Kapatma ve Siyaset yasağı elbette demokratik, çağdaş devlet için AB normlarında bir uygulama değildir.
Ama bu kapatma ve yasaklamanın muhatabı bağımsız son Türk Devletinin ve Türkiye Cumhuriyetinin bölünmez bütünlüğü ile iş huzuruna, yurttaşların can ve mal güvenliğine hem de yurt genelinde tehdit oluşturmaya başlamış ve büyük kentlerimizin bile sokakları yangın yerine dönmüşse devlet evrensel yasalardan aldığı güçle, gerçek kişilerde olduğu gibi öz savunma hakkını kullanmak zorundadır.
Aksi halde kısa süre içinde ülkede durum 12 Eylül öncesi bir anarşi ve terör senaryosunun platosu haline dönüşür.
Nitekim kapatma kararı öncesi ve sonrasında bunun belirtileri başlamıştır. Şimdi siyasal iktidara düşen ödev, olaylar yurt geneline yayılmadan ve kan dökülmeden, ülkede demokratik düzen yerleşene ,yeni bir demokratik anayasa hazırlanana,Siyasi partiler yasası demokratik hükümlere kavuşana kadar Ulusal Güvenlik Kuruluşlarının görüşleri alınarak ve TBMM nin de onayı ile OLAĞANÜSTÜ HAL yönetimine geçme prosedürünü başlatmak’tır
Bu öneriye ülkesi ve ulusunu seven, ülke bütünlüğünden yana herkesin “evet” diyeceğinden eminiz.
Ne yazık ki olağan dönemlerde ülkenin huzurunu ve güvenliğini sağlamakla ödevli polis ve jandarma güçleri bu ödevini, AB uyum yasalarının getirdiği zor kullanmada zaaf yaratan hükümleri nedeniyle, elinde olmayan nedenlerle yeterince yerine getirememektedir.
Dağdaki mücadelede silahlı kuvvetlerimizin eli-kolu ABD yönetimince bağlanmakta,”tavşana kaç-tazıya tut” siya seti uygulanmaktadır.
Kentlerde polis ve kırsal kesimde jandarma güçleri karşısına çıkarılan yargılanma yeteneği altındaki çocuklar yüzünden yasal yetkisini kullanamamakta, çekingen davranmaktadır. Ancak olaylar olduktan sonra birkaç kişiyi göz ve gözlem altına almakta ama AB uyum yasalarının sağladığı olanaklar yüzünden tutuklanamamaktadır.
TSK ise son aylarda üst düzey komutanlara uygulanan adli işlemler yüzünden suskunlaştırılmıştır. Üst Yargı makamları savunma durumunda bırakılmıştır.
Ama Anayasa Mahkemesi bu imajı adeta tekzip edercesine Hukuk Devleti’nin ulusal hukuk kuralları içinde çözümlenmesine imza atmıştır.
Evet, şimdi sıra ulusal birlik ve devlet-demokrasi-yurt barışı için olağan üstü hal zamanıdır, hem de derhal.
BİR DAKİKA
18 Ekim 2009 Yazan Kalem
Kategori ALİ TÜRKHAZ, YAZARLARIMIZ
Comments Off
FAZLA AÇILMAYIN, BOĞULURSUNUZ,
DAHA FAZLA AÇMAYIN HER YERİNİZ GÖRÜLÜYOR!
Sonunda açılım sözcüğünü de kendinize benzettiniz. Açılıp saçıldınız, dolaştırdınız, dolaştınız.
Biz size açmayın, açılmayın demedik ki. Açılın – ayıp yerleriniz görünmeyecek kadar, saçılın saçmalamayacak kadar. Ne demiş yüce ozan;
-Olmaz ki, böyle de açılınmazki!
Yıllardır ulusal sınırlarımızda döşenmiş mayın tarlalarını açmayıp elin yahudisine peşkeş çekmekle kalmadınız, neredeyse mülküyle elden çıkardınız. Yetmedi de Ermenistan sınırımızı da açmak üzeresiniz, ne sınır güvenliği bıraktınız ne de toprak bütünlüğü.
Bugünlerde Suriye sınırını da pasaportsuz geçişe hazırlanmaktasınız.
Böylece bu tablo içinde kuzeyden güneye tüm sınırlar açık ve tüm mayınlar temizlenmiş, tüm hava sahası ABD nin kozmik gözetleyicileriyle donanımlı bir coğrafyanın proje uygulaması içindeyiz sayenizde.
Sahi size biçilen gömlek bir süre önce BOP eşbaşkanlığı idi, şimdi hangi kefeni giydiğinizin farkında mısınız?
Şimdi sınırlarımızda sadece PKK eşkıyası at koşturup sızmayacak sayenizde. Taşnak eşkıyası da taşeron olarak kıtalar ötesi ahbaplarınızın hizmetinde. Uyuşturucu, kaçak ticaret, her türlü sızma ve ülke ekonomisini de felç edecek vergisiz ticaret anarşisi.
Duydum ki sizi 29 Ekim günü anavatanınız olan ABD ya çağırmış Barack Hussein Obama. Cumhuriyetimizin 86 ncı yıl dönümünü oval ofiste mi yapacaksınız yoksa? Davetliler arasında sümüklü, salyalı ve diyaspora markalı konuklar da var mı acaba?
AB ilerleme raporuna Atatürk’e hakaret etmekten TC cezaevlerinde hapis yatan yazarlar olduğunu, bu durumun bilmem ne kriterlerine ters düştüğünü ve ivedlik ile-İvedik Recep formatında giderilip, suç olmaktan çıkarılmasını yazanlara ne yanıt verebildiniz bu güne kadar?
Ermenistan ile imzalanan son protokolü ve sonrasında yapıLACAK olan konuşmayı bloke eden, vize eden saksafoncu Clinton’un karısı ve ObamaNın yeni DİŞ İşleri bakaniyesine, “VAN MİNUT, VAN MİNUT BAYAN KLİNTIN” dediniz de biz mi duymadık yoksa?
29 Ekimde eğer yanılıp da ya da içinizden ortak olarak geçtiği gibi – ABD oval ofisinde olacaksanız zahmet edip de ülkeye geri dönmeyin. Kalın orada. Yoksa sizi milyonlarca insanın ağzında birikmiş yapışkan sıvılar bekliyor burada.
Ha, dönüşte aklınızda bulunsun da bir berbere uğrayıp bıyıklarınızı da kestirin de domuz gribine yakalanmayın.
Bir Dost


